seni basketbol takımına aldım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seni basketbol takımına aldım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Melek'in Son Sesi (11)

 Bölüm 11

Melek'in Son Sesi

Melek'in Son Sesi sahada duyulmazdı ama basketbol karakterimizde hissediliyordu. Her alkış alan pas, her yardım savunması, her top çalındığında onun sessiz melodisi yükseliyordu. Sanki sahada görünmez bir orkestra vardı da, bizler onun parmak uçlarıydık. Artık en gürültülü salonlarda bile birbirimizin gözlerine bakarak sessiz bir dilde anlaşabiliyorduk.

Seni Basketbol Takımına Aldım

Tabelada yenilmiş olsak bile kalbimizdeki basketbol ateşi sönmüyordu. Her yere düşüş, birlikte kalkmak için bize bir fırsattı. Takım olmak böyle bir şeydi. Düştüğünde biri elini uzatır, sendelendiğindeyse elinden tutardı. Basketbol sahasında atan kalplerimiz bir olmuştu. Beethoven'ın Ay Işığı Sonatı gibi derin bir ahenk içinde basketbol oynuyorduk. İşte bu ahenk, Melek'in Son Sesiydi.

Bekir koçla tam üç aydır aynı döngüdeydik. Onda hiç bir şey değişmemişti. Aynı sert tonu, aynı tekrarlayan antrenmanları, aynı adaletsizlikleri... Fundamental çalıştırmıyor, kenarda bekleyen arkadaşlarımızı idmanlarda dahi oyuna almıyor, sadece güçlü gördüğü oyunculara güveniyordu. Bizim için Bekir koç, umutsuzluğun sesi olmuştu. Ama yılmadık.

Bir gün Burcu sessizce yanıma gelip şöyle dedi:

"Eğer sen olmasaydın, bizi antrenman sonrası ekstra çalıştırmasaydın, çoktan çözülmüştük."

Bu söz bana Melek öğretmeni hatırlattı. Belki de bir gün ben de onun gibi bir koç olacaktım. Bu düşünce beni hem ürküttü hem güçlendirdi. Melek öğretmenin verdiği bordo kaplı defterdeki temel prensipleri kullanarak arkadaşlarıma sadece teknik çalıştırmıyor, oyunu okumayı da öğretiyordum. Oyunun nasıl geliştiğini, boşta kalan oyuncunun nasıl fark edileceğini, birlikte nasıl hareket edeceğimizi öğreniyorduk. Üçlü tehdit pozisyonu gibi kavramların sadece teknik değil, taktik fırsatlar sunduğunu birlikte öğrendik. Herkes birbirinden öğreniyordu. Eğitim bir zincir ise biz o zincirin en güçlü halkalarıydık.

Oysa Bekir koç hala uzun, karmaşık ve takımı anlamsız oyun düzenlerine boğuyordu. Sahada yaşadığımız birçok sorun, temel basketbol tekniklerinin eksikliğinden kaynaklanıyordu. Ben de bu boşluğu her maçtan sonra öğrenerek yeniden ve yeniden doldurmaya çalışıyordum. O zamanlar farkında olmadan bunu yapıyormuşum meğer. Bazen "liderlik bu mu?" diye düşünüyordum. Ama öğrenmiştim ki liderlik, herkes vazgeçtiğinde devam edebilmekti.

Bekir koçun bazı oyuncuları oyun dışı bırakması içimize en çok kemiren şeydi. Bir gün, antrenmanda ısınırken Esra topu elinden kaçırdı. Bekir koçun sert bakışı ve sesiyle geriye çekildi. İdmanı terk etti. Hepimiz onun antrenmanın geriye kalan zamanında kenarda oturacağını biliyorduk. Çünkü o bakışı tanıyorduk. Bu sadece Esra'yı değil hepimizi yaraladı. Ama ilk kez biri çıkıp antrenmanı terk etti. Bu bir kırılma anıydı.

Sessiz Dayanışma

İşte o andan sonra Çiğdem ve Burcu'yla birlikte, sessiz bir dayanışma başlattık. Sahada ve dışarda birbirimize tutunmaya karar verdik. Adaletin olmadığı yerde biz birbirimize adalet olacaktık. Kadın dayanışmasının ne olduğunu ilk defa o zaman anladım. Sessiz bir devrimdi bizimki; bazen bir pasla, bazen bir ribauntla, bazen de sadece bir tebessümle başkaldırıyorduk. 

Bekir koçun adaletsizliği yalnızca yedek kulübesini değil, sahadaki mücadelemizi de gölgeliyordu. Ama biz susarak karşı çıkıyorduk. Sahada kurduğumuz takım uyumu artık sessiz bir isyandı.

Burcu'nun sırtıma dokunuş, Çiğdem'in "hadi devam" diyen bakışı... Hepsi birer umut oluyordu. Her maçtan sonra sadece skorda değil, dostluğumuz da kazanıyordu ve büyüyordu. Belki de Melek öğretmenin bize bıraktığı en büyük miras buydu. 

Hiçbirimiz antrenman bitince hemen eve gitmiyorduk. Kendi eksiklerimizi çalışıyor, birbirimize destek oluyorduk. Her zaman sahada olmayan bir kişi vardı: Bekir koç!

Bir gün Çiğdem, topu yere vurarak şöyle dedi:

"Bu sezonu Melek öğretmen için oynuyoruz. Melek'in Son Sesi biziz! Bekir koça rağmen, hep birlikte kazanacağız. Mutlaka kazanacağız!"

Alkışlar salonun tavanına çarparak yüreğimizde yankılandı.

Deplasmanda ulusal şampiyonluğun en büyük adayı Dilmenspor'u yenmiştik. Sert savunma, dış şutlardaki yüzde ve birlikte hareket edip maçı domine ettik. Bekir koçtan içten bir tebrik beklerken, soyunma odasındaki maç sonu konuşması buz gibi soğuktu:

"Demek ki sistemim işe yarıyor. Ne yaptığımı ben çok iyi biliyorum. Tebrikler takım."  Sonra döndü ve soyunma odasından çıktı.

Bu sözler bizde soğuk bir duş etkisi yarattı. Ama başımı eğmedim. Arkadaşlarımın gözlerine baktım. O an gördüm ki zincir halkası sapasağlamdı.

"Koç güç biri olabilir ama gerçek takım biziz." dedim sessizce. "O ses biz olacağız Melek'in Son Sesi biziz." dedim sessizce.

Bundan sonra herkes takım için daha da özverili oldu. Tuğba daha fazla fedakarlık yaptı. Meryem pota altında savaşçıya dönüştü. Burcu kenardan gelerek ritmi değiştiriyordu. Benim de sayı ortalamam artmıştı ama en gurur duyduğum şey, takımın görünmeyen koçu olarak görülmemdi.

Dilmensporu yendiktüen sonra 4-0'lık bir seri yakaladık. Ancak bu başarı küçük bir rehaveti de beraberinde getirdi. İdmanlardan sonra eve gidenlerin sayısı artmaya başladı. Buna bir dur demek gerekiyordu. Bir gün sahayı terk eden son kişi ben oldum.  Sonra takımıma döndüm ve dedim ki:

"Maç kazanmak güzeldir ama bu yeterli değildir. Eğer Melek'in Son Sesi olmak istiyorsak daha fazlasını yapmalıyız. Biz henüz şampiyon olmadık daha yolun başındayız."

Bu sözler takım üzerinde etkili oldu. Bir daha kimse erkenden eve gitmedi. Dilmenspor ve DSİ'nin arkasından bölge turnuvasında üçüncü olarak ulusal finallere katılma hakkı elde ettik.

Melek öğretmenden kalan o çerçeveyi İbrahim öğretmen sayesinde okul girişine herkesin görebileceği bir yere astık. Her sabah çerçeveyi görüyor, o sözleri hatırlıyorduk. Bu motivasyonla ulusal finallere gittik. Ulusal finallerden önce günlüğüme şunu yazdım:

"Bu sezonun adı boşuna Melek'in Son Sesi değil. O ses artık paslarımızda, savunmamızda, yere düştüğümüzde yeniden doğruluşumuzda ve basketbol sahamızda yankılanıyor. Tınıyı duymanıza az kaldı. Büyüleneceksiniz. Çünkü sadece oynamıyoruz, anlatıyoruz."
spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Değişim (10)

Bölüm 10

Değişim 

Bir basketbol maçında rakiplerin savunma ve hücum taktiği sürekli değişir. Takım arkadaşlarımızın performansının dalgalanmasıyla koç yeni bir oyun planını devreye sokabilir. İşte tam bu noktada Yunan filozofu Heraklitos'un şu sözü aklımıza gelir: "Değişmeyen tek şey değişimdir." Bir basketbolcu olarak değişime ayak uydurmak zorundayız.

Seni Basketbol Takımına Aldım

Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu sözü hem basketbol sahasında hem de hayatta geçerli bir gerçekliktir. Kendi potansiyelimizi ancak değişimlere adapte olarak ortaya çıkarabiliriz. Sosyal çevremizde, ailemizden aldığımız destekle bu değişim içinde kendimizi bulur, geliştiririz. Her zorluk, bir gelişim fırsatıdır. Tıpkı bizim Bekir kocun gelişi gibi. Sezonu Melek'in Son Sesi adıyla şampiyonluğa taşımak ise en büyük hedefimiz oldu.

Hem takım arkadaşlarım hem de okuldan sosyal çevrem bana artık her zamankinden daha fazla güveniyor, inanıyorlardı. Liderliğimle birlikte Melek'in Son Sesi onlar için sadece bir konulmuş bir isim değil, bir amaca dönüşmüştü.

Hatta erkek takımından Ümit, bir gün derste bana yanaşıp fısıltıyla, "Elif, ne yaparsan yap takını yalnız bırakma. Sen oynadıkça onlar senin arkandan yürümeye devam eder," dedi. Sessiz, utangaç ama sahada tıpkı eski ustalar gibi sade ve etkili basketbol oynayan Ümit'in bu sözleri içime dokundu. Özellikle köşelerden attığı üçlükler, turnikelerindeki sadelik ve netlik, fundamental bilgisinin ne kadar iyi olduğunun göstergesiydi. İtiraf etmeliyim ki, Ümit bana ilham veriyordu.

Yeni koçla birlikte hayatımda bazı dengesizlikler başlamıştı. Annem ve babam, basketbol derslerimi etkiliyor mu diye düşünse de, hayatıma basketbol girdiğinden beri derslerimdeki büyük ilerlemeyi de fark ederek bu düşünceden vazgeçtiler. Bir akşam yemeği sırasında babam, yumuşacık sesiyle sordu:

"Kızım, son zamanlarda seni biraz düşünceli ve yorgun görüyoruz. Bir şey mi var" Babamın bu sözleri beni rahatlattı. "Annem, babam... Evet, bir sorun var ama sizin müdahalenizi istemiyorum. Benim başa çıkmam gereken bir konu bu," dedim. Annem, "Seni seviyoruz güzel kızım. Ama bize anlatırsan sana belki bir yol gösterebiliriz," diye ekledi.

Onlardan müdahale etmeyeceklerine dair söz aldıktan sonra, takımın geldiği noktayı ve Bekir koçun adalet yoksunu olmasından söz ettim. "Bu sadece bende değil, takım içinde de bir huzursuzluk yarattı. Ama biz takım olarak bu sezonu Melek öğretmen için oynamaya karar verdik. Sezona bir isim bile koyduk: Melek'in Son Sesi. Çünkü bu sezon sonunda hepimiz için yeni bir kapı aralanacak."

Bekir koçun adaletsiz tavrı sonraki antrenmanlarda da sürdü. Ama biz, bir aile gibi birbirimize kenetlenmeyi öğrenmiştik. Maçlarda oyuna sokmadığı arkadaşlarımız için bazımız bilerek oyundan çıkmanın yolunu bulup onlara oyuna girme fırsatı sunuyordu. Ben de her antrenman bitiminde takıma fundamental çalıştırıyordum. Örneğin, dribling ve pas kanalları üzerinde çalışmak bize zor anlarda skor üretimi imkanı sağladı. Liderliğim bu noktada daha da perçinlendi.

Melek Öğretmenden Gelen İşaret

Bir gün İbrahim öğretmen beni çağırdı. Melek öğretmen bazı eşyalarını almayı unutmuş. Onların takıma verilmesi gerektiğini uygun bulmuş. Melek öğretmen, Kayısı Festivalinde takımca çekilen bir fotoğrafı çerçeveletmiş. Takım fotoğrafını gördüğüm ilk anda içim titredi.

Öğretmenler odasında çerçeveyi alırken matematik ve edebiyat öğretmeninin fısıltılı konuşmalarını işittim:

"Bekir disiplinli gibi gözüküyor olsa da, bu takımdaki eski ruhun gitmesinin sebebi oldu. Çocukları gereksiz nedenlerle baskı altında tutuyor."

Bunları duymak çok zor olsa da, Melek öğretmenden bir hediye almış olmak bana umut verdi. Çerçeve aslından ondan bize bu zor günleri atlatmamız için gelen bir hediye olmalıydı. Heyecanla çerçeveyi takıma göstermeye giderken çerçevenin arkasında bir not yazıldığını fark ettim:

"Zorlukla başa çıkmak, yürekle oynamakla başlar."

Soyunma odasında yediğimiz ilk fırçayı aklıma getirdi. Bu notla yeniden hatırladım ki, liderlik bazen sessizce direnmekti.

O akşam günlüğümü açtım ve şunları yazdım:

"Artık koçlar, seyirciler ne der diye korkmuyoruz. Çünkü biz neden basketbol oynadığımızı biliyoruz. Melek'in Son Sesi biz olacağız."
spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Sessizlik ve Eksiklik Hissi (9)

 Bölüm 9

Sessizlik ve Eksiklik Hissi

Yaklaşık iki haftadır Melek öğretmenin yokluğunu, onun bize bıraktığı ruhla doldurmaya çalışıyorduk. Antrenmanları şimdilik İbrahim öğretmen yürütüyordu. Melek öğretmenle okulda en iyi anlaşan kişi oydu. Yeni koç gelene kadar bizi yalnız bırakmayacağına dair Melek öğretmene söz vermişti ve sözünü tutuyordu.

Seni Basketbol Takımına Aldım

Antrenmanlarda kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Top yerden sekince çıkan ses, sanki salonun sesini tokatlıyor, yankısı karşıki dağlara vuruyordu. Bu ruhsuzluğu bozmak gerekiyordu. O an Melek öğretmenin bana attığı pas aklıma geldi:

"Arkadaşlar, yeter bu sessizlik. Bence bir an önce kendimize gelmeli ve bu sezonu Melek öğretmen için oynamalıyız," dedim. "Hatta bu sezonun adını 'Melek'in Son Sesi' koyalım."

Bu fikir takımı heyecanlandırdı. Artık bu sezonu Melek'in anısını yaşatmak ve onun inandığı değerleri korumak için oynayacaktık. Ama sahada işler göründüğü kadar kolay gitmiyordu. Küçük hatalar zincir haline geliyor, moral bozuyordu. Her gece bunun çözümünü düşünerek uyuyamıyordum.

Meryem, Melek öğretmenin yokluğunda yaptığı hatalar yüzünden sık sık antrenmanı terk etmek istiyordu. Her defasında Tuğba ona moral veriyor, "Aile olmak pes etmemektir" diyerek onu ikna ediyordu.

Bir gün antrenman çıkışında Çiğdem usulca bana döndü ve:

"Bu böyle gitmez Elif," dedi. "Takım darmadağın gibi. Belki de lider eksikliği hissediyoruz."

Sözleri beni derinden etkiledi. Melek öğretmenden boşalan yerin doldurulması gerekiyordu. Bu sorumluluk kısmen bana da düşüyordu. O gece sabaha kadar düşündüm. Yatakta bir oyana bir bu yana döndüm. Güneşin ilk ışığı odamı aydınlattığında, artık ne yapmam gerektiğini biliyordum. O andan itibaren liderliği omuzlamaya kararlıydım.

Ertesi gün antrenmana geldiğimizde, İbrahim öğretmen her zamanki gibi bizi kapıda karşıladı. Orta yuvarlakta toplandığımızda bize haberi verdi:

"Çocuklar, yarından itibaren aşağı semtin koçu olan Bekir Bey sezon sonuna kadar sizinle olacak. Biliyorsunuz ben Melek'in ricası üzerine elimden geldiğince size yardımda bulundum. Umarım bir nebze de olsa size faydam dokunmuştur."

Takımdan yükselen sesler birbirine karıştı:

"Sizi çok sevdik!" Varlığınız bize Melek öğretmeni hatırlattı!"

O günkü antrenmandan sonra takımca kısa bir toplantı yaptık. Duygular karmakarışıktı: Umut, direnç, önyargı, endişe...

Yeni Koçla Tanışma

Ertesi gün, antrenman saati beş dakikayı geçmişti. Isınma yapıyorduk ama yeni koç ortada yoktu. Derken salona spor ayakkabıları, kot pantolon ve beyaz gömleğiyle biri girdi. Tanıdık geldi. Daha önce bir maçta görmüştüm: Bekir koç.

Melek öğretmenin aksine spor kıyafetleri yoktu, not defteri yoktu, düdük bile taşımıyordu. Bizi orta yuvarlata toplamadan doğrudan konuşmaya başladı. 

"Ben Melek değilim. Bundan sonra benim kurallarımla ilerleyeceğiz. İlk kural olarak ta, bana 'Bekir koç' diye sesleneceksiniz."

Antrenman şekli farklıydı. Hiç fundamental çalıştırmadı. doğrudan örme, 3e2, 3e3 ve maç yaptık. Bazı oyuncuları da kenara oturtup bir daha idmanın herhangi bir bölümüne dahil etmedi. Tuğba'nın şut atmasını yasakladı. Oysa Tuğba, üçlü tehdit pozisyonunu aramızda en etkili kullanan oyuncuydu. Onun şut tercihinin doğru olduğundan her zaman emin olurduk ama Bekir koç Tuğba için şut atamaz demişti.

Bekir koç kazanmayı her şeyin önüne koydu. Oysa biz bazı kayıpların da kazanmak olduğunu öğrenmiştik. Kayıplarda dersler öğrenmiştik. Kayısı Festivalinin açılış maçında aldığımız yenilgiden aldığımız ders, sezon sonunda şampiyonluğa ulaşan bir yolu açmıştı.

Tüm bu karmaşıklıklar içerisinde bir akşam günlüğüme şunları yazdım:

"Bekir koç farklı biri. Ama Melek öğretmen bize farklılıklara karşı takım olmayı öğretti. Bazı arkadaşlarım hayal kırıklığı yaşıyor olabilir ama aldığım pası değerlendirme zamanı olarak görüyorum bu durumu."

Melek öğretmenin hediye ettiği bordo kaplı defterini açtım. İçinde el yazısıyla yazmış olduğu küçük bir not düştü:

"Yeni gelen seni test edecek. Ama senin kalbin, hem oyunu oynayacak hem de takımına yol gösterecek."

Bu satırlar bana güç verdi. 

Ertesi günkü antrenman yine aynı şekilde başladı. Bekir koç yine geç geldi, yine aynı sert ifadeyle:

"Melek size hayal kurmayı öğretmiş. Artık hayal yok. Ya bana uyarsınız ya da gereğini yaparım."

Bu sözler herkesi sarsmıştı. Ama ben artık hazırdım. Antrenmanın sonunda önce kenarda oturan arkadaşlarıma yaklaştım:

"Hepimiz bu takımın parçasıyız. Oynamazsanız bile buradasınız ve birlikteyiz. Hiç birimiz yalnız değiliz. Birlikte çalışıp, birbirimizi geliştireceğiz. Takımı ayakta tutan bir aile olacağız. 

Tuğba beni destekleyerek başını salladı: "Sen ne yaparsan biz de varız."

Çiğdem gözlerime bakarak: "İyi ki varsın Elif."

Antrenman bittikten hemen sonra koç salonu terk etti ama biz kaldık. Birlikte çalışmaya devam ettik. O gün ilk kez antrenman bitiminde salondan çıkarken yüzlerde umut vardı. liderlik, sadece sahada skor üretmek değilmiş; zor anlarda omuz vermekmiş. Melek öğretmenin sesi kulağımda çınladı:

"Takım olmak bir pas kadar basit ama bir ömür kadar da değerlidir."
spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Melek Öğretmenin Vedası (8)

 Bölüm 8

Melek Öğretmenin Vedası

Kayısı Festivali Turnuvasından ikinci olarak eve döndüğümüzün üzerinden tam sekiz ay geçmişti. Ablalarımız mezun olmuş, yerine biz gelmiştik. Melek öğretmenden basketbolun inceliklerini öğrenmek, her birimiz için tarif edilemez bir mutluluktu.


Seni Basketbol Takımına Aldım

Son zamanlarda Melek öğretmen sanki daha sessiz, dalgın ve dikkatsizdi. Bir akşam toprak zeminli tahta potaya şut atarken, garip bir şey beni dürttü. "Melek öğretmenin sesinde sanki bir burukluk var. Sence de öyle değil mi Çiğdem?" diye sordum.

Çiğdem şut atmaya yönelirken birden duraksadı. "Bana da öyle geliyor. Sanki canını sıkan bir durum var. Nedir acaba?"

"Bilmiyorum," dedim. "Ama yakında sezonu açıyoruz. Bu hali devam ederse, birlikte soralım mı Melek öğretmene nedir bu durum diye?" 

"Harika bir fikir," dedi Çiğdem. "Bence takımla da konuşalım belki daha iyi fikirler öne sürülür."

Ağustos ayının başıydı. Televizyonda, "son kırk yılın en sıcak günleri yaşanıyor," diyordu haber sunucusu. İşte bu sıcak günlerden birinde yeni dönem antrenmanlarımıza başladık. Bir günkü antrenmanımız alışageldiğimiz bir havada değildi. Melek öğretmen her zamanki dikkatli, detaycı haliyle sahada yer almıyordu. Belirgin hatalara bile tepki vermiyordu. 

O sabah antrenman defterini bile unutmuştu. Isınma boyunca çantasından defterini aradı durdu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi şut drilline geçtik. Sanki bedeni oradaydı ama zihni başka bir yerdeydi.

Melek öğretmenin bu dalgınlığını fark ettiğimizde bir süre sonra biz de potaya gelişigüzel atışlar atmaya başladık. Takım arkadaşlarımızla fısıltılar arasında benzer cümleler dönmeye başladı:

"Ne oluyor Melek öğretmene?"

"Dalgın gibi..."

"Melek öğretmenin sesi biraz kırık sanki. Fark ettin mi Çiğdem" dedim. "Evet" dedi başını hafifçe sallayarak. "Dün de antrenmandan sonra bize iyi çalışmalar demeyi unuttu. Oysa hiç böyle yapmazdı."

"Yoksa kötü bir haber mi aldı?"

O garip sessizliği bozan Melek öğretmenin düdüğü oldu. Hepimizi ansızın yanına çağırdı. Derin bir nefes aldıktan sonra, hem duygusal hem de kontrollü bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

"Çocuklar, sizinle geçirdiğim son bir yıl, hayatımın en özel dönemlerinden biriydi. Ama ayrılığın zamanı geldi galiba. Fransa'nın Toulouse Gençleri takımından çok iyi bir teklif aldım. Kariyerimi şekillendirecek benzersiz bir fırsat olacağını düşünüyorum. Bu yüzden teklifi kabul ettim ve on beş gün sonra oraya taşınacağım."

Sessizlik... Ardından Çiğdem'in hıçkırıklarla döktüğü ilk göz yaşıyla sessizlik yerini bir hüzüne bıraktı. "Ama daha yeni başlamıştık!" diye bağırdı.

Tuğba ve Meryem birbirlerine sarılıp ağlıyordu. Reyhan ise öfkeyle öne atıldı: "Ne olur öğretmenim bizi bırakmayın!" Siz olmadan biz basketbol oynamayız!"

Hepimiz donmuştuk. Fakat birkaç gün sonra takımca mantıklı olmaya başladık. Salonun girişindeki merdivenlerde otururken bunun Melek öğretmen için bir fırsat olduğuna hem fikir olduk. Onun gidişi bir son değil, çünkü bir gün aynı kararları biz de verecektik. Tuğba, "belki gitmesi gerekiyor," dedi. Meryem, "Evet... Tıpkı sayı olacak son saniye şut gibi.. Şimdi sıra onda." Reyhan başını sallayarak Meryem'i onayladı. 

O gece evde kimseyle konuşmadım. Yemek yiyemedim, uyku uyuyamadım. Günlüğümü elime aldım ve beyaz bir sayfayı aynen şöyle yazdım:

"Tüm maçlar ve antrenmanlar sadece bir tiyatro oyunun perdesiymiş. Işıklar sönünce meğerse yalnızca boş koltuklar sahneye bakıyormuş. Sahne artık boş olabilir ama alkış sesleri hala yankılanıyor. Çünkü bana gerçek bir hikayenin parçası olduğumu hatırlatıyor."

Ertesi gün öğle arasında Melek öğretmen beni antrenman öncesinde bahçede bir yürüyüşe çıkardı. Sarı yapraklar ayaklarımız altında çıtırdıyordu. Sessizce yürüdük. Sonra durdu, gözlerimin içine baktı:

"Elif, sen artık sadece bir oyuncu değilsin. Bu takımın gerçek bir liderisin. Gidiyorum ama içim rahat. Çünkü geride senin gibi takımı için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan bir kaptan bırakıyorum."

Sonra çantasına uzandı ve bana bir düdük ile bordo basketbol not defterini uzattı. Dedi ki:

"Bir gün bir takımın başında bu düdüğü çaldığında, hatırla... Düdük bir koçun sesidir ama iyi bir koç sadece sesiyle değil, kendini kalbiyle duyurur. Ben senin ilk koçundum. Belki de sen başkasının ilk koçu olacaksın, sıra sende."

Son günlerimizde buruk ama yoğun antrenmanlar yaptık. Çünkü Melek öğretmenden öğretmenden öğreneceğimiz basket derslerinin kıymetini daha iyi anlıyorduk. 

Başlangıcın Sonu

Ve o son gün geldi... Son antrenman. Son düdük. Melek öğretmen vedalaşmak üzere antrenmanı bitirdi.  Elindeki topu yere bıraktı. Takımına gururla son bir kez baktı. Sesi net ama gözleri doluydu:

"Basketbol, sayı atmaktan ibaret değil çocuklar... Basketbol sahası; karakterin, sabrın ve dostluğun inşa edildiği bir yerdir. Sahada ter dökerken dostluk kurar, düşerken yeniden ayağa kalkmayı öğrenirsiniz. Bazen pas vermek en güzel sayıdan da değerli olur. Beni en çok mutlu eden şey, sizleri sadece oyuncu değil, iyi birer insan olduğunu görmekti. Belki Fransa'da şampiyonluk yaşarım, ama şunu unutmayın benim gerçek kupam sizlersiniz."

Okul müdürünün arabasına kadar ona eşlik ettik. Biz omuz omuza durmuş, gözlerimiz dolu dolu onun arabaya binişini izliyorduk. Araba uzaklaşırken sessizliğimizi bozmadan bekledik. Araba ufuktan kaybolunca gözyaşlarımız toprakla buluştu. 

O gece günlüğüme sadece şunu yazabildim:

"Her veda bir pastır. Melek öğretmen pası bana attı. Topla ne yapacağım artık bana kaldı."
spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Yeni Bir Diyar, Yeni Bir Sınav (7)

 Bölüm 7

Yeni Bir Diyar, Yeni Bir Sınav

Son turnuvada rakiplerimize göre daha üstün olmamız ses getirmişti. Her yerde, hatta yerel gazetemizde takımımız hakkında övgüler diziliydi. Melek öğretmenin dediğine göre, bazı basketbol ustaları maçlarımızı izlemek istiyormuş. Başarımız, semtin sınırlarını aşarak başka şehirlerde bile duyulmaya başlamıştı.

Seni Basketbol Takımına Aldım

Başarımız sınırları aşmıştı. Malatya Beyler Deresi Spor Vakfı, üç gün konaklamalı Kayısı Festivali Basketbol Turnuvası için bize davet yazısı yolladı. Bu başka bir şehre gidip orada kalmak anlamına geliyordu. Basketboldaki başarımız coğrafi sınırlarından taşıyordu. Bu teklifin içinde yer almak bile bizim için büyük onurdu.

Turnuvada ev sahibi Beyler Deresi, Paris Sein Nehri takımı, Fransa'da göçmen çocuklardan oluşan bir okul takımıydı. Atina Olimpos ise Yunanistan'ın kaybolmuş semtlerinden keşfedilmiş oyuncuların bulunduğu bir okuldu. Uluslar arası bir basketbol havası vardı. Farklı diller, farklı kültürler... Ve biz, İstanbul'un kenar mahallesinde yeşeren genç bir takımdık. 

İçimde bambaşka bir heyecan vardı. İlk kez ailemden ayrı kalacaktım. 16 kişilik basketbol kafilesiyle beş gün sonra otobüs yolculuğuyla Malatya'ya gidecektik. Her antrenmandan sonra soyunma odasında bu yolculuk konuşuluyordu. Meryem ile Reyhan serbest zamanlarda neler yapacaklarını planlıyordu:

"Seninle kıyafetlerimizi değiştirip farklı kombinler yapabiliriz. Ona göre valizini hazırla!" dedi Reyhan, gülümseyerek.

Tuğba ise heyecanını daha coşkulu ifade etti:

"Son ses müzik açıp çılgınlar gibi dans ederiz!" derken heyecanı gözlerinden fışkırıyordu.  "Seninle aynı odada kalmak istiyorum Nina!" dedi.

Yolculuk için valizimi hazırladıktan sonra not defterime aynen şu cümleleri yazdım:

"Hayatımda ilk kez bambaşka bir yerde olacağım. Kendimi WNBA oyuncusu gibi hissediyorum. Deplasmanda yaşanacak maç serisindeymiş gibi... Umarım play off sırası kazanacak sonuçlar alırız."

Kayısı Festivali Basketbol Turnuvası Başlıyor

Uzun bir yolculuğun ardından turnuva gününün geldiği Malatya şehrine vardık. Önce kalacağımız öğrenci yurduna yerleştik. Bizi karşılayan yeni yüzler vardır. Yeni bir şehirde olmanın heyecanıyla çevremizdeki her şeyi büyük bir dikkatle gözlemliyorduk.

"Hoş geldiniz" sesleri yankılanıyor, biz de heyecanla "Hoş bulduk" diyorduk. Malatya'nın ortasından geçen, üzeri renkli ışıklarla süslenmiş deresi beni büyülemişti. Kayısı Festivali için süslenmiş caddeler, ışıl ışıl süzülen Beyler Deresi ve mis gibi kokan meyve kokusu... Bu şehir bizi bağrına basmaya hazırlanıyordu. Her yer bayram yerine dönmüştü.

Odalarımız üçer kişilikti. Odaya çıkmadan önce Melek öğretmen küçük bir toplantı yaptı. 

"Çocuklar, burada artık sizi sadece semtiniz değil, başka şehirden gelen insanlar da izleyecek. Bu turnuvaya özel olarak yetenek avcıları da davet edildi. Hatta Kocaeli ilinden Güngör Yıldırım da burada olacak. Kulaklarınıza küpe olsun diye söylediğim sözümü unutmayın: Başarılı olmak istiyorsanız fundamental, çok tekrar ve detay... İşte şimdi bunu göstereceğiniz bir zamandasınız."

Oda numaralarımızı ve oda arkadaşlarımızı öğrendik. Ben Çiğdem ve Burcu 102 numaralı odada kalacaktık. Bu kombinasyon beni çok sevindirdi. Hem Burcu'yu hem de Çiğdem'i çok seviyordum. İkisiyle aynı odayı paylaşmak bana güç verdi.

Odalarımıza yerleştikten sonra yemekhanede buluştuk. Ardından yaklaşık 45 dakikalık bir toplantıdan sonra turnuvanın açılış maçı için Olimpos'la oynamak için spor salonuna hareket ettik.

Sahaya ısınmak için çıktığımızda herkes çok rahattı. Belki de bir önceki turnuvada kazandığımız şampiyonlukla ilgiliydi. Ama maç başladığında sanki bir duvara çarpmıştık. Atina Olimpos beklenmedik şekilde güçlüydü. Daha maçın ikinci dakikası dolmadan 2-17 ilerdeydiler.

Beni tutan oyuncuyu bir türlü geçemiyordum. Her denememde başarısız oluyor ve bu beni sinirlendiriyor, daha çok hata yapıyordum. Ayşe bu durumu görüp bana destek olmaya çalıştı:

"Hadi Elif! Ayağa kalk!"

Ama top elimden kayıyordu. Bir hücum sırasında Nina topu aldı, coast to coast gitti. Fastbreak atmak için kanattan koşuya başladım. Savunma Nina'yı kapatınca pası bana attı. Topu aldığımda çember önümdeydi, bomboştum. Turnikeye gittim, bir adım, iki adım, sıçradım... Ama geriden gelen adını hiç unutmayacağım 9 numaralı Elene hayallerimi yerle bir eden öyle bir blok yaptı ki, top tribünlere uçtu. Yere düştüğümde koca salon küçücük geldi. Fırlatılan top değil bendim, gözlerim yaşlarla doldu. Kimse görmesin diye formamla gözyaşlarımı sildim. Yenilgilerim... Ahh benim yenilgilerim beni unutmadınız demek...

Melek öğretmen bu pozisyondan sonra mola aldı ve beni oyundan çıkardı. İlk devre boyunca bir daha da oyuna almadı. Mola sırasında Melek öğretmen çok sertti:

"Buraya sizi alkışlamak için getirmedim! Basketbolunuz gelişsin diye getirdim. Kazanmak için mücadele etmeniz gerekir. Ruhunuzu ortaya koyduğunuzda kaybetseniz bile asıl kazanan siz olursunuz."

Bu sözler yüreğime bir ok gibi saplandı. Çiğdem'in elini sıkarak:

"Hatırlıyor musun? Bahçede kuzenlerine karşı oynadığımız 2'ye 2 maçı? Vazgeçmemiştik. Şimdi de vazgeçmeyelim."

Devre bittiğinde 12-33 gerideydik. Önceki turnuvadan dolayı kibir tüm takımı ele geçirdiği için boynumuz bükük odaya yürüdük. Soyunma odasında Melek öğretmen gözlerimizin içine bakarak konuştu:

"Daha çok maç kaybedeceksiniz. Ama her seferinde yüreğinizi ortaya koymazsanız, hiç kazanamazsınız. Gerçek kazanç, skora değil mücadeleye bağlıdır. Şimdi sahaya çıkıp yüreğinizi sahaya koymanızı istiyorum. Bu takımın karakteri budur, karakterinizi gösterin!"

Melek öğretmen, Meryem ve Tuğba'ya savunma ribauntlarının alınması için box-out yapmalarını söyledi. Her ölü topta run and jump baskı yapmamızı, orta kulvarı kapatmamız gerektiğini ve agresif adam adama savunma yapmamızı istedi. Kanatlardan oynanacak tüm pick and roll savunmalarında ikili sıkıştırma taktiğini özellikle vurguladı.

"Hooop 1, 2, 3... Söz!" diye bağırıp sahaya çıktık.

İkinci yarıda Gamze sakatlandı. Melek öğretmen gözümün içine baktı: "Elif!" dedi. Anladım, "ayağa kalkma zamanı" diyerek oyuna girdim. Yardıma yardım pozisyonundayken pas arası yapıp fastbreak'e fırladım.  Reyhan'a asist yaptım. Bu sayı tüm takımı ateşledi. Bu basket sadece 2 sayı değildi, takımın ruhunun sahaya dönmesiydi. Ribauntlarda Meryem ve Tuğba savaşıyordu. Savunmada hatasız oynuyorduk. 11-0'lık seriyle farkı kapattık.

Seyirciler bile bizim için tezahürata başladı: "Yaşa! Bu kızlar pes etmiyor!"

Bir ara farkı 5 sayıya indirdik ama rakip karşılık vermeyi başardı. Maçı 57-49 kaybettik. Yenilmiş olmamıza rağmen ikinci yarıda bambaşka bir takım olmuştuk.

Soyunma odasında Melek öğretmen tek bir cümle kurdu:

"Bu maçı skor tabelasında kaybettiniz. Ama asıl oyunu, yani karakterinizi sahaya koyarak ruhunuzu kazandınız. Tebrikler!"
spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Turnuva Günü (6)

 Bölüm 6

Turnuva Günü

"O sabah gözlerimi açtığımda, kalbim göğsümde zıp zıp ediyordu. Geceden beri içimde bir kıpırtı, midemde kelebekler vardı. Bugün ilk maçımın olduğu gündü ve ben uyuyamamıştım bile."


Seni Basketbol Takımına Aldım

Uyandığımda odama hafif bir güneş ışığı sızıyordu. Pencereyi araladım, hava ne sıcak ne de soğuktu. "Tam basketbol havası," dedim kendi kendime.

Benden hemen sonra annem, sonra da babam uyandı. Kahvaltı masası her zamankinden farklıydı. Annem en sevdiğim yumurtayı yapmış, babam da ekmeği kızartmıştı. Küçük kardeşim bile uyanmış bana heyecanla bakıyordu.

Kahvaltı yaparken babam gözlüğünü düzelterek bana döndü:

"Bak kızım," dedi. "Bu sabah senin için sıradan bir gün değil. Heyecanlısın biliyoruz. Ama şunu unutma; maçı kazanman ya da kaybetmen önemli değil. Önemli olan o sahaya yüreğinle çıkman. Sahada cesaretle durduğun her saniye formanı taşıman bizim için bir önemlidir. Seninle gurur duyuyoruz." 

Annem de elimi tuttu:

"Senin o sahaya çıkman bile büyük zaferdir. Yeter ki eğlenmeyi unutma!" dedi.

"Abla basket atınca bana el salla tamam mı?"

Bu sözlerle içimdeki kelebekler özgürleşti. Beni çok güçlü hissettirdi. İşte o gün o kahvaltı masasında kendimle gurur duymaya başladım.


Maça Doğru

Derslerin bitimiyle tüm takım, ablalarımızla birlikte okulun yemekhanesinde buluştuk. Belli ki, Melek öğretmenimizin bizim için yaptığı bir organizasyondu. Benim gibi çaylak oyuncuların yüzlerinde heyecan doluydu. Ablalarımızsa yanımızda bulunarak bize destek oluyordu.

"Ben pota altında elimi kaldırdığımda pası elime doğru at Ayşe!" dedi Meryem heyecanla.

"Ribaundu alırsam Elif'i hızlı hücuma koşturarak ona uzun bir pasla asist yaparım," diye ekledi Ayşe.

"Merak etmeyin," dedi Burcu, "hiçbir kız beni kolay kolay geçemez."

Bu heyecanlı sohbetler yemekhaneyi tatlı bir uğultuya boğdu. Sonunda Melek öğretmenimiz ayağa kalktı:

"Hadi kızlar! Şimdi çıkıp basketbolumuzu oynama zamanı. Ama unutmayın, en önemli şey eğlenmek ve takım olmaktır."

Basketbol sahasına ulaştığımızda turnuvanın ilk maçı oynanıyordu. 50'liler Spor ile karşı mahalenin okulu kozlarını paylaşıyordu. Tribündeki yerimizi aldığımızda gözümüz hemen Esentepespor'a takıldı. Karşıdan sahaya yürürken göründüler. Uzun boylu, güçlü oyuncular. Bir an içimden "acaba baş edebilir miyiz?" diye geçirdim. 

Çiğdem'e döndüm:

"Ne düşünüyorsun? Bu takıma karşı ne yapabiliriz?"

Çiğdem hiç tereddüt etmeden yanıtladı:

"Önemli olan boy değil Elifim. Sahaya çıktığımızda öğretmenizin bize öğrettiklerini ne kadar doğru yaparsak, o kadar güçlüyüz demektir. Fundamental her şeydir."

Bu sözler bana güven verdi. Aklıma Çiğdem'le onun arka bahçesindeki ikiye iki oynadığımız maç geldi. Erkek kuzenlerine karşı oynamış, 21-17 kazanmıştık. Maçı bitiren basketi hala hatırlıyorum. Çember altından kanada güçlü bir kat yapmıştım. Pası aldığımda küçük kuzen karşımdaydı. Çiğdem basket kat yaparak bana ISO oynamam için alan yaratmıştı. Jab step yaparak savunmayı tarttım. Sonra jab cross ile onu geçtim. Stop yaptım, pump fake attım. Küçük kuzen sıçrayınca topu sakince potaya bıraktım.

Bu maçın sonunda annelerimizden aldığımız bir takdir oldu; Çiğdem bana alan açarak takım oyununun gerçek zaferinin önünü açmıştı.

Maç Başlıyor

Soyunma odasında Melek öğretmen son direktifleri verdi. Sonra dip çizgiye tek sıra dizildik. Kaptan Meryem önde, hepimiz onun arkasında sahaya koştuk. Orta yuvarlakta bir küme olduk.

"Bir, iki, üç... Söz!" diye hep bir ağızdan bağırdık.

Isınma sırasında kalbimdeki atış hızı henüz yavaşlamamıştı. Ama terlemeye başladıkça sakinleşme de beraberinde geldi. Artık ayaklarım yere daha sağlam basıyordu. Maça başlamaya hazırdım.

"Çiğdem, Meryem, Elif, Burcu ve Tuğba... İlk beş başlıyor!" dedi Melek öğretmen.

Kenardaki arkadaşlarımızla el tokuşturduk. Hava atışına yerleştik. Meryem sıçrayarak topu kazandı. Top bana geldi. İki dribling yaptım, savunmanın dengesizliğini gördüm. Çiğdem savunmanın arkasına sarkmıştı. Zamanında attığım sektirme pasla Çiğdem topu yakalayıp hiç sektirmeden turnike attı. 2-0 öndeydik.

"Savunmaya dönün! Geriye koşun!" diye bağırdı Melek öğretmen.

Savunmaya geçtik. Adam adama oynadık. Esentepespor'un paslaşmaları sırasında Tuğba araya girdi ve topu çaldı. Çiğdem ve ben kanatlardan hızlı hücuma koştuk. Tuğba topu hızlıca sürdü ve Çiğdeme pas attı. Çiğdem de hemen topu bana gönderdi. Bir baktım ki potayla aramda kimse yok. Çembere yaklaşarak el alttan turnikemi attım. Ve... basket!

Top çemberden geçerken zaman sanki durdu. Bu benim hayatımda attığım ilk basketti. Tribünlerdeki alkışları duyunca gözlerim doldu ama kendimi tuttum. "Bu daha başlangıç," dedi içimden.

Maç boyunca biz daha çevik ve organize oynadık. Esentepespor bizen daha iri olsa da takım oyunumuz karşısında etkisiz kaldılar.

Son korna sesiyle skor tabelasında 41-25 yazıyordu. Biz kazanmıştık. Sahada herkes bir birine sarıldı. Meryem'le Reyhan havaya zıplayıp çığlık attı. Ayşe, Tuğba ve Burcu mutluluktan gülüyordu. Çiğdem bana dönüp yumruğunu uzattı. Yumruklarımız birleşirken gözlerimiz parlıyordu.

Melek öğretmenimiz saha kenarında el çırparak bize yaklaştı. Yanımıza geldiğinde hepimiz onu pür dikkat dinledik.

"Kızlar," dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. "Bugün sadece bir maçı kazanmadınız. Bugün kendinize inandığında neler yapabileceğinizi hepimize gösterdiniz. Rakibin boyları uzun olabilir, güçleri fazla olabilir ama siz takım olarak oynadınız. Cesur oynadınız. Fundamental dediğimiz o temel şeyler var ya... İşte onları kalpten yaptınız. En önemlisi birbirinize inandınız."

Sonra başını hafifçe eğip hepimize konuşur gibi devam etti:

"Basketbol sadece bir spor değildir. Sahada ne yapıyorsan hayatta da onu yaparsın. Bugün sahada korkmadan oynayan sizler, yarının cesur kadınları olacaksınız."

Hepimizin gözleri doldu ama kimse ağlamadı. Sadece birbirimize  daha sıkı sarıldık. Bu kucaklaşmada hem maçın coşkusu hem de hayatın ilk büyük sınavını geçmenin gururu vardı.

Melek öğretmen daha sonra şunları ekledi:

"Bugün ilk maçtı. Daha nice maçlar oynayacaksınız. Bazen kazanacak, bazen kaybedeceksiniz. Ama bugün hissettiklerinizi unutmayın. Çünkü bu duygular gerçek bir takımın kalbidir."

Ardından elini ortaya doğru uzattı:

"Şimdi birlikte bağırıyoruz: Bir, iki, üç..."

"Söz!" diye hep bir ağızdan bağırdık.

İşte o an, turnuvanın o ilk günü, hayatımın unutulmaz anlarından biri oldu. 
spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | İlk Turnuva Heyecanı (5)

 Bölüm 5

İlk Turnuva Heyecanı

Antrenmanlara başladığım ilk günden bu yana üç ay geçmişti. Günlerin nasıl geçtiğini bile anlamadım. Basketbol antrenmanlarının yapıldığı saha beni yürekten çağıran, ait olduğum bir yer hissi veriyordu. Antrenmanlarıma erkenden giderek öğrendiğim hareketleri tekrar ediyordum. Melek öğretmenin gösterdiği şut tekniği üzerinde özellikle çalışmalar yapıyordum. Eskiden potaya bile yetişmeyen üç sayılık atışlarım artık yerini buluyor. Hatta bazen fileyle buluşan o sesi veriyor. Çuf.


Seni Basketbol Takımına Aldım

Antrenmanlar yapılırken, takım arkadaşlarımdan Çiğdem ile çok yakın arkadaş olduk. Çiğdem hem takım  hem sınıf arkadaşımdı, hem de en büyük destekçilerimden biriydi. Okulda, tenefüsste hatta bazen de sınıfta fısıltıyla basketbol konuşuyorduk. "Bu hafta sonu ayak çalışmaları yapalım mı?" diye sorduğu bir gün bana şunu dedi:

"Babam arka bahçemize bir pota kurdu, istersen hafta sonu bize gel birlikte basketbol oynayalım."

İlk gittiğimde gözlerime inanamadım. Arka bahçede toprağın üzerinde yükselen tahta direkler üzerinde el yapımı bir pota vardı. Potayı Çiğdem kendi elleriyle boyamış hatta potanın kenar çizgilerini de yapmıştı.

"Babam demirciden bu çemberi yaptırmış, görünce büyülendim." dedi gururla.

Ben de büyülenmiştim. Toprak zemin, ayaklarımın altına yumuşacık bir his veriyordu. Zıplayınca çamura basar gibi oluyordu ama yine de çok güzeldi. Toprak zeminde topu sektirmek zor olduğundan daha güçlü dribling yapmam gerekiyordu ama bu benim için bir fırsattı. Çiğdem ile antrenmanın olmadığı günlerde burada buluşup, saatlerce basketbol oynuyorduk. Dribling becerilerim bu sayede çok gelişti.

Bir gün antrenmana başlamak için Melek öğretmen düdüğünü çaldı. Alkışlayarak orta yuvarlakta toplandık. Melek öğretmenin yüzünde bir gülümseme ve heyecan vardı. 

"Çocuklar," dedi, "bugün size güzel bir haberim var." Uzun süredir antreman yapıyorsunuz ve öğrendiklerinizi göstermek için şimdi karşınıza güzel bir fırsat çıktı. Önümüzdeki hafta sonu Esentepespor ile maçınız olacak!"

"Yaaşaasııın!" diye bir anda bağırdık. O an sevinçle zıplayanlar, birbirine sarılanlar oldu. Ben ise içimden "ilk maçım..." diye geçirdim. 

Melek öğretmen sözlerine devam etti:

"Bu bir dostluk turnuvası olacak. 50'ler spor kulübü ve karşı mahallenin okul takımı da turnuvada olacak. Dört takımın olacağı bu turnuvada kazanmaktan çok eğlenmeniz benim için önemli. Ama her şeyden önemlisi, güçlü yanlarımızı ve geliştirmemiz gereken taraflarımızı göreceğiz."

Kafamda hemen bir maç canlandı, Zeynep ablanın son saniye turnikesi... gözümde o anlar yeniden oynandı.

Skor 43-43'tü. Maçın bitimine 19 saniye kalmıştı. Rakibin en iyi oyuncusu Nina topu aldı. Ama karşısında Zeynep abla vardı. Nina, bir sağa bir sola gitmeye çalıştı ama her hamlesinde Zeynep abla bir gölge gibi onun karşısındaydı. Nina çembere gidemeyince köşeye doğru pas atmak zorunda kaldı. Köşede atılan şutta Zeynep abla harika bir box out yaparak ribaundu aldı. Tabelaya baktığımda 7 saniye kalmıştı. Zeynep abla hemen elindeki topla coast to coast koşusu yaparak birden bire sahayı ikiye böldü. Sağa dribling, sonra bir crossover, Nina geride kalmıştı. Zeynep abla turnikeye başlarken Helen savunmaya yetişti. "Aman tanrım blok yapacak!" dedim içimden. Ama Zeynep abla havadayken kıvrak bir hareketle çemberin tersinden turnikeyi bıraktı. Potaya çarpan top çembere değip sayı olmasıyla korna çaldı.

Maç bitmişti. 45-43 kazanmıştık.

İşte o maçtan sonra Zeynep abladan coast to coast öğrenmeye başladım. Her antrenmanda Zeynep abla bana birkaç tüyo veriyordu. Bir gün Melek öğretmen beni yanına çağırdı:

"Elifciğim, bakalım coast to coast becerilerin nasıl gidiyor?" dedi.

Bazen iyi yapıyordum, bazen kötü ama denemeye devam ediyordum.

Antrenman sonunda Melek öğretmen bize maçlarda giyeceğimiz formaları verdi. O an kalbim daha hızlı atmaya başladı. 

"Elif, senin forma numaran 14," dedi.

14 numarayı elime aldığımda üzerindeki yazılara, kumaşın dokusuna uzun uzun baktım. Bu ilk maçımda giyeceğim formaydı. Formamı giydiğimde kendimi ablalarımla oynayan biri gibi hissettim. 

Maç günü yaklaşırken kendimi hayatımda ilk defa bir basketbolcu gibi hissetmeye başlamıştım.
spacer

TANITIM | Seni Basketbol Takımına Aldım

Tanıtım 

Çok çeşitli yerlerden destek alarak "Seni Basketbol Takımına Aldım" isimli bir roman yazmaya çalıştım. Yazarken pek çok hata yaptım. Yazım hatalarından, anlatım bozukluklarına, yazarken kullandığım dile kadar. Ama yine de basketbol hikayesini yazmaya devam ettim. 

Yaklaşık üç yıl süren bu yolculuğumda öncelikle basketbol hayatımda yaşadığım anılar, anılarımdaki zaman zaman gerçek kişilikler, yazarken desteklerini esirgemeyen öğretmen arkadaşlarım, öğrencilerim ve birlikte çalıştığım basketbol oyuncularına teşekkür ederim.

Seni Basketbol Takımına Aldım

Seni Basketbol Takımına Aldım, Neyi Anlatıyor?

Seni Basketbol Takımına Aldım, bir çocuğun basketbola, arkadaşlığa ve adalete duyduğu inancın öyküsüdür. 

Elif, utangaç ama yetenekli bir öğrencidir. Melek öğretmenin onda yaktığı umut ateşi, onu basketbol sahalarında kendini bulduğu bir yolculuğa çıkarır. Ancak hayat her zaman adil değildir. Takımın başına gelen Bekir koçla birlikte mücadele sadece rakip takımlara karşı değil, sisteme ve adaletsizliğe karşı verilir.

Elif'in liderliğinde büyüyen bu küçük takım; sadece şampiyonluk için değil, bir arada durmanın, birlikte başarmanın ne anlam ifade ettiğini anlatıyor.

"Melek'in Son Sesi" olarak adlandırdıkları son sezon, sahadaki basketlerden daha önemli şeyleri anlatır: Bir pasın değiştirebileceği hayatları.

Bu hikaye, genç basketbolcu adayları ve hayal kuran herkes içindir. Çünkü bazı paslar sadece sahada değil, hayatın ta kendisinde atılır.

Hikayede Hangi Konular İşlenmiştir?

Basketbol hikayesinde; liderlik, kadın dayanışması, değişimle başarılan uyum, adaletsizliğe karşı sisteme baş kaldıran sessiz direniş, basketbol ruhunun tutkuyla birleşmesi ve gençlerin seslerini bularak hayallerinin peşlerinden gitmeleri işlenmiştir.

Seni Basketbol Takımına aldım hikayesinin düzenlemesinde yapay zekadan yardım aldım. Bu yardımlardan da pek çok şey öğrendim. Hikayede zaman zaman gerçek karakterleri de işlemeye çalıştım.

Basketbol büyüsünü hayatıma koyarak bana yol çizen basketbol ustalarıma, arkadaşlarıma ve benden sonraki nesile minnetle...

Bazı paslar sadece sayı getirmez, hayat ta değiştirir.

spacer

SENİ BASKETBOL TAKIMINA ALDIM | Basketbol ve Hayaller (4)

Bölüm 4

Basketbol ve Hayaller

Odamı baştan aşağı düzenledim. Eskiden eşyalar her yerdeydi; dağınık, karmakarışık bir görüntü vardı. Ama şimdi her şey yerli yerinde. Raflarım, kitaplarım, kalemlerim... Artık odam, tıpkı bir basketbol takımındaki oyuncular gibi düzen içerisinde  duruyor. Annem bu halime şaşıyor.
 

seni basketbol takımına aldım

"Ne oldu da böyle değiştin?" diye soruyor.

Ama ben biliyorum. Şaşıracak bir şey yok. Bu basketbolun bir mucizesi. Basketbol, hayatıma düzen, renk ve çok çalışmanın gücünü kattı. Sistemli olmayı ve disiplinli çalışmayı öğretti. Şaşırma anne bu tamamen basketbolun sihridir.

Odamın kapısına bir levha astım. Şöyle yazıyor:

"Boyalı Bölge: 3 saniye koridoruna girmek üzeresiniz. Lütfen süreyi aşmayınız."

Levhanın şekli, tıpkı üç saniye koridoru gibi yamuk bir geometriydi. Kırmızı bir yamuk çizdim. Yamuğun çizgilerini beyaza boyadım. Hatta faul çizgisi üzerindeki daireyi de ekledim. Boyalı bölgenin içindeki kesik çizgilerle dışardaki beyaz çizgiler birleşince daire oluştu. Şekil artık basketbola özgü bir hale gelmişti.

Boyalı bölge terimine "paint" dendiğini daha sonraları öğrendim. Ama orası benim için hala boyalı bölgedir. Levha kapıda durdukça odam sadece bir oda değil, hayallerimin basketbol sahası oldu.

Odama her girdiğimde kendimi gerçek bir basketbolcu olarak hayal ediyordum. Rub off cut (perdeyi kullanarak rakipten kurtulup top alma tekniğidir.) yaparak savunmanın arkasına sıyrılıyor, topu alıp hızla içeri giriyordum. Ardından kendimi yatağıma atıyordum. Bu benim iki sayılık basketim oluyordu. 

Bazen bana faul yapıldığını hayal ediyordum. Yatağımdayken serbest atış çizgisine gittiğimi hayal ediyor ve atışı canlandırıyordum.

Sağ ayak baş parmağımı çemberi gösterecek şekilde serbest atış çizginin önüne yerleştiriyordum. Bir iki sakin dribling yaptıktan sonra nefesimi burnumdan alıp ağzımdan "hoof" diye veriyordum. Ayaklarımla yukarı yaylanarak kolumu uzatıp bilek atışıyla şutumu atıyordum.

Ve en sevdiğim an geliyor:

"Çuf."

Top çembere değmeden fileden geçen topun çıkardığı ses içimi kıpır kıpır ediyordu. Sanırım bu sesi çok sevdiğim için faul atışlarında çok başarılıyım. Hatta ablalarımda bile daha iyi serbest atış atan biri olarak onlardan takdir topladım.

Basketbola olan sevgim sadece oyunla sınırlı değil. Odamda asılı olan posterlerin yerini basketbolcuların posterleriyle değiştirerek basketbolu hayatımın merkezine getirdim. Kapımda bir tanesi var ki, en sevdiğim posterlerden biridir. Bir gazetenin hafta sonu ekinden kopardığım Ülkü ablanın posteri.

Yatağımda uzanırken her postere baktığımda hemen hayallere dalarak onun gibi maçtaki pozisyonları yaşıyorum. Ülkü abla ulusal bir yıldızdır. Poster, elinde "en değerli oyuncu" ödülüyle maçın yorgunluğuna rağmen oyunu tüm kalbiyle oynayan gururlu büyük bir oyuncunun ruhunu yansıtıyor. 

Basketbola dair bu hayali kurduğumdan beri parkede yürüdüğümde ayağımda çıkan gıcırtı sesini duyuyorum. Alt tarafı bir gıcırtı gibi gelebilir belki ama benim için umut, hedef ve heyecanı ifade ediyor. 

Elime topumu alıyorum, bir iki kez sektirip boyalı bölgeye girerek şutumu atıyorum.

Çuf. işte bu ses basketbolun sesidir.
spacer