Basketbolun Sosyal Gücü | Bir Oyun Kurucunun Dönüşümü

 Topun Ritmi: Baran'ın Şehri Öğrenmesi

Baran bu şehre isteyerek gelmedi. Ailesi göçe zorlanmıştı. Bavullar aceleyle toplanmış, bildiği yollar arkasında kalmıştı. Büyük şehir onları kabul etmiş etmesine ama onu tanımamıştı.

Basketbolun Sosyal Gücü

Baran da benzer bir durumdaydı. Kabul edilmiş ama tanınmadığını hissetmişti. Mahallesindeki beton sahayı ilk gördüğünde potaya yöneldi. İlk fark ettiği şey; çizgilerin silik, filenin yırtık ama potanın sapasağlam ve bir de basketbol topunun olduğuydu.

Basketbol onu oyuna davet ediyordu. Bir top, bir çember, gerisi insan. Bu kadarı yetmişti. Kimse Baran'a nereden geldiğini sormadan ona topu attılar: "Oyna" dediler.

Sahada farklı aksanlarda konuşan insanlar vardı. Türkçe, Kürtçe, Arapça kelimeler birbirine karışıyordu. Hatta bir pozisyonda top dışarı çıkınca oyundaki biri gülerek,

"Hevalno topê bide!" (Arkadaşım topu ver). Baran bir an duraksadıktan sonra pasını verdi.

Baran o anda şunu fark etti: Sahadaki oyun karakteri ve kimliği önce pas atmayla başlar.

Karakter Sahada Görünür

Baran oyun kurucu olmuştu. Ama oyuna yön veremiyordu. Topu elinde fazla tutuyor, erken drive ediyor, zor pasları atmayı deniyordu. Basketbolu sabırsız oynuyordu. Çünkü hayatı da sabırsız ilerlemişti.

Göç deneyimi onun zaman algısını da değiştirmişti. Zorunlu bir uyum sürecinin stresini yaşıyordu. Baran gibi bu durumda olanlar ya içine kapanır ya da aşırı kontrol arar. Baran da sahada kontrol arıyordu.

Eski profesyonel bir oyuncu ona şöyle dedi:

"Topu ne kadar elinde tutarsan, o kadar yalnız kalırsın."

Bu söz, Baran için bir basketbol vecizesi oldu.

Evet, basketbolun doğasında davetkarlık vardır. Ancak o davet, topu paylaştığın sürece devam eder.

Tempo ve Aidiyet

Baran'ın dönüşümü dramatik değildi. Teknikti. Pick&Roll'de sabretmeyi öğrendi. Savunmaya karşı orta mesafe şut atmayı öğrendi. Köşe şütörü fark etmeyi öğrendi. En önemlisi zamanında pas atmayı öğrendi. 

Oyun kurucu olmak sadece asist yapmak değildir. Aynı zamanda ritim ayarlamaktır. Mahallesindeki basketbol sahasında benzer bir ritim oluşuyordu. Kadınlar kendi maçlarını yapıyor, çocuklar birlikte oynuyordu. Farklı renkler, farklı hikayeler aynı potada buluşuyordu.

Basketbol bu sahada sosyal bir görev almıştı. Minimum ekipmanla maksimum verim alınıyordu. Kamusal üretiminin en sade hali oluşmuştu. 

Bir gün oynanan tek pota maçlarını kenarda izleyenlerden biri:

"Bi hev re baştir in." (Birlikte daha iyisiniz). Dediğini duyan Baran; birlikte hareket etmenin ne kadar önemli olduğunu anladı.

Oyun Sonu

Çizgileri silik, beton basketbol sahasında oynanan bir maçta son 30 saniyede skor eşitken Baran topu getirdi.

Eskiden olsa Baran "iso" oynardı. Ama bu kez oyun kurdu. "Horns" düzenini ayarlayarak aldığı pick ile birlikte köşeye skip pas attı. 

Köşeden atılan şut sayı oldu. 

Baran'ın asıl değişimi hücum düzeninde yaşanmadı. Savunmada yaşandı. Baran geriye koşarken arkadaşlarını organize ederek yönlendirdi. Baran artık topa sahip olarak değil, onlara alan açarak liderlik yapıyordu.

Basketbolun Sessiz Gücü

Basketbol insana mükemmel bir aktivite sunuyor çünkü basittir. Basit olduğu için kapsayıcıdır. Kapsayıcı olduğu için birleştiricidir.

Sahada erkek ya da kadın belirleyici değildir. Renk belirleyici değildir. Aksan belirleyici değildir. Belirleyici olan; doğru yerde misin, doğru zamanda paslaşıyor musun?

Baran şunu öğrendi: 

Göç insanı yerinden eder. Basketbol insanı yeniden konumlandırır.

Şehir hala karmaşık. Hayat hala zor. Ama artık Baran topu sektirirken acele etmiyor. Çünkü biliyor:

Bir şehri bir arada tutan şey, bir pota ve paylaşılan bir toptur.
spacer

Basketbol yıldızı 1 2. bölüm


2. Bölüm: Seçmeler

İlk İzlenimler

Spor salonuna girdiklerinde Emir'in nefesi kesildi. Salon her zamankinden daha büyük ve görkemli görünüyordu. Tavana asılı basketbol potaları güneş ışığında parlıyordu. Zemin parlak ve tertemizdi, beyaz çizgiler yeni çizilmiş gibiydi.

Salonun bir köşesinde üç antrenör vardı. Ortadaki Antrenör Mehmet Bey'di. Kısa saçlı, atletik yapılı, yaklaşık kırk yaşlarında bir adamdı. Eski basketbol oyuncusuydu ve şimdi okulda basketbol antrenörlüğü yapıyordu.

Sağında Yardımcı Antrenör Elif Hanım vardı. Genç, enerjik bir kadındı. Bayan basketbol takımını da o çalıştırıyordu. Güler yüzlü ve destekleyiciydi.

Solunda ise Antrenör Selim Bey duruyordu. Uzun boylu, sakin bir adamdı. Savunma taktiklerinde uzmandı ve çok detaycıydı.

"Hoş geldiniz gençler!" dedi Antrenör Mehmet Bey yüksek sesle. "Toplanın şuraya, size bir şeyler anlatacağım."

Tüm öğrenciler - hem erkekler hem kızlar - antrenörün etrafında toplandılar. Emir saydı: Toplam yirmi sekiz öğrenci vardı. Ama takımda sadece on iki kişilik yer varmış. Yani yarısından fazlası seçilemeyecekti.

Kız öğrenciler de yanlarındaydı. Zeynep'in yanında Selin duruyordu. Selin çok uzun boyluydu, forvet oynamak için idealdi. Yanında Elif vardı - hızlı, çevik, küçük bir kızdı. Oyun kurucusu olmak için mükemmeldi.

Yasemin köşede duruyordu. Yasemin sessiz, çalışkan bir kızdı. Spordan çok ders çalışmayı severdi ama arkadaşları onu ikna etmiş, seçmelere katılmıştı.

Ayça ise çok kendinden emin görünüyordu. Ayça kolejin en iyi kadın sporcularından biriydi. Voleybol, masa tenisi, basketbol... Her şeyi yapabilirdi. Güçlü bir rakipti.

"Bugün hepinizi burada görmek çok güzel," diye devam etti Antrenör Mehmet Bey. "Basketbol oynamak istemeniz, bu azminizi göstermeniz gerçekten övgüye değer. Ama maalesef takımda sınırlı yer var. Bugün yapacağımız seçmelerle en uygun oyuncuları belirleyeceğiz."

Emir yutkundu. Gerginliği artıyordu.

"Seçmeleri dört bölüme ayırdık," dedi antrenör. "Birincisi: Isınma ve kondisyon. İkincisi: Dribbling, yani top sürme becerisi. Üçüncüsü: Pas verme ve savunma. Dördüncüsü: Şut atma ve maç simülasyonu. Her bölümde performansınızı değerlendireceğiz."

Elif Hanım kağıtları inceliyordu. "İsim kontrolü yapalım," dedi tatlı bir sesle. "İsminizi duyduğunuzda 'burada' deyin."

İsimleri okumaya başladılar. "Ahmet Yılmaz!"





"Burada!"

"Arda Kaya!"

"Burada!" Arda gururla seslendi.

"Ayça Demir!"

"Burada!"

"Berat Öztürk!"

"Burada!" Berat kısa ve sert cevap verdi.

"Deniz Arslan!"

"Burada!"

"Elif Yıldız!"

"Burada!"

"Emir Demir!"

"Burada!" dedi Emir. Sesi biraz titredi ama belli etmemeye çalıştı.

"Kerem Şahin!"

"Burada!"

"Mert Çelik!"

"Burada efendim!" Mert espriyle cevap verdi ve birkaç kişi güldü.

"Selin Aydın!"

"Burada!"

"Yasemin Korkmaz!"

"Burada," diye fısıldadı Yasemin utanarak.

"Zeynep Erdoğan!"

"Burada!" Zeynep enerjik bir şekilde cevap verdi.

İsimler okunmaya devam etti. Emir her isimde rakiplerini düşünüyordu. Hepsi de yetenekliydi. Hepsi de bu takıma girmek istiyordu.

"Pekala," dedi Antrenör Mehmet Bey. "Şimdi ısınma turlarına başlıyoruz. Salon etrafında beş tur koşacaksınız. Hızlı ama tempolu koşun. Bu bir yarış değil, kondisyonunuzu görmek için."

Isınma Turları

Öğrenciler hızlı hazırlandılar ve salonun kenarına dizildiler. Düdük çaldı ve koşmaya başladılar.

Emir orta tempoda koşuyordu. Çok hızlı koşup yorulmak istemiyordu. Stratejisi, enerjisini korumak ve sabırlı olmaktı.

İlk tur kolaydı. İkinci turda biraz nefesi kesilmeye başladı ama devam etti. Üçüncü turda bacakları hafif ağrımaya başladı. Dördüncü turda yorulduğunu hissetti ama tempo tutmaya devam etti. Beşinci tur en zoruydu. Nefes nefeseydi ama bitirdi.

Koşu bittiğinde herkes durdu ve nefeslenmeye başladı. Bazı öğrenciler çok yorulmuştu, neredeyse yürüyemiyorlardı. Ama Emir hala ayaktaydı, bacakları yorgundu ama dayanabilirdi.

"Güzel!" dedi antrenör. "Şimdi germe hareketleri yapacağız. Kaslarınızı soğutun, sakatlanmayın."

Birlikte germe hareketleri yaptılar. Emir bacaklarını, kollarını, bel kaslarını gerdi. Vücudu yavaş yavaş rahatlıyordu.

Dribbling Testleri

"Şimdi asıl işe geliyoruz," dedi Antrenör Mehmet Bey. "Dribbling, yani top sürme becerilerinizi test edeceğiz. Sahaya huniler yerleştirdik. Top sürerek hunilerin arasından geçecek ve geri döneceksiniz. Sürenizi ve tekniğinizi değerlendireceğiz."

Antrenör Selim Bey ve Elif Hanım sahaya on tane turuncu huni yerleştirdiler. Huniler zikzak şeklinde dizilmişti.

"Kim ilk olmak ister?" diye sordu Antrenör Mehmet Bey.

Kimse gönüllü olmadı. Herkes gergin ve çekingen görünüyordu.

"Ben yaparım!" dedi Arda öne çıkarak. Her zamanki kendinden emin haliyle güler yüzle ileri çıktı.

"Aferin Arda, cesaretin için teşekkürler," dedi antrenör. "Başla bakalım."

Arda topu aldı ve başladı. Çok hızlıydı, belli ki pratiği vardı. Ama üçüncü hunide dengesi bozuldu ve tökezledi. Topu kaybetmedi ama yavaşlamak zorunda kaldı. Bitirdiğinde nefes nefeseydi.

"İyi Arda," dedi antrenör. "Hızlısın ama acele etme. Kontrollü olmak daha önemli."

"Tamam hocam," dedi Arda.

"Sıradaki... Ahmet!"

Ahmet çok hızlı koşan bir çocuktu. Topu aldı ve hunilerin arasından geçmeye başladı. Çok hızlıydı ama bazen kontrolü kaybediyordu. Bir keresinde top ayağından çıktı ve kenara kadar gitti. Geri aldı ve devam etti. Bitirdiğinde nefes nefeseydi.

"İyi Ahmet," dedi antrenör. "Hızlısın ama kontrol biraz zayıf. Pratik yapman lazım."

"Tamam hocam," dedi Ahmet.

"Ayça!"

Ayça öne çıktı. Çok kendinden emin görünüyordu. Başladı ve çok iyi performans gösterdi. Hızlı ama kontrollüydü. Hiç tökezlemedi, topu kaybetmedi. Bitirdiğinde bile yorulmuş görünmüyordu.

"Mükemmel Ayça!" dedi Elif Hanım alkışlayarak. "Çok iyi."

"Teşekkür ederim," dedi Ayça gülümseyerek.

Sıra Berat'a geldi. Berat güçlü bir çocuktu ama dribbling'de pek iyi değildi. İlk iki huniden zorla geçti, üçüncüde topu kaybetti. Sinirlendi ve topu sert şekilde aldı.

"Berat, sakin ol," dedi Antrenör Selim Bey. "Sabırlı ol. Acele edince daha kötü oluyor."

Berat başını salladı ve devam etti ama performansı iyi değildi.

Deniz sırasına geldiğinde çok rahattı. "Hazırım hocam!" dedi gülümseyerek. Başladı ve gayet iyiydi. Uzun bacakları sayesinde geniş adımlarla ilerledi. Bir iki tökezleme oldu ama genel olarak başarılıydı.

"Çok iyi Deniz!" dedi antrenör.

Kerem'in sırası geldi. Yeni öğrenci olduğu için herkes merak ediyordu. Kerem topu aldı ve başladı. Harekatleri çok profesyoneldi. Topu sürerken vücudu mükemmel dengedeydi. Hiç hata yapmadı, çok akıcıydı.

"Vay canına Kerem!" dedi Antrenör Mehmet Bey şaşkınlıkla. "İstanbul'da gerçekten iyi bir eğitim almışsın. Muhteşemdi!"

"Teşekkür ederim hocam," dedi Kerem alçakgönüllü bir şekilde.

Arda kıskançlıkla baktı. Kerem'in kendisinden daha iyi olması hoşuna gitmemişti.

Mert'in sırası geldi. Mert kısa boylu olduğu için topu sürerken komik görünüyordu ama aslında oldukça iyiydi. Hızlı ve çevikti.

"Bak sen!" dedi antrenör gülerek. "Mert sen iyisin! Boy önemli değilmiş."

"Söylemiştim hocam!" dedi Mert gururla.

Nihayet Emir'in sırası geldi. "Emir Demir!"

Emir öne çıktı. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki sanki göğsünden fırlayacaktı. Topu aldı - turuncu, kabarık, tam basketbol topu. Ellerinde tanıdık bir his vardı. Bu topu yüzlerce kere sürmüştü.

"Hazır mısın?" diye sordu antrenör.

"Hazırım," dedi Emir.

Düdük çaldı. Emir başladı. İlk huniye yaklaştı, sağa döndü. İyi. İkinci huni, sola döndü. Kontrol halindeydi. Üçüncü huni, sağa. Top elinden hiç çıkmıyordu. Dördüncü, beşinci, altıncı huniler... Emir ritim bulmuştu. Vücudu otomatik pilot modundaydı. Yedinci, sekizinci, dokuzuncu huniler...

Son huniye geldi. Döndü ve geri dönmeye başladı. Aynı zikzak yoldan geri geldi. Kontrollü, hızlı, dengeli. Ve... bitti!

Düdük çaldı. Emir durdu. Nefes nefeseydi ama mutluydu. Tek bir kere bile topu kaybetmemişti.

"Çok iyi Emir!" dedi antrenör. Emir'in yüzü kızardı ama içi sevinçle doldu. "Kontrolün mükemmel. Hızın da iyi. Böyle devam et."

"Teşekkür ederim!" dedi Emir ve geri çekildi.

Zeynep'e baktı. Zeynep iki elini yukarı kaldırmış, gülümsüyordu. Emir rahatlamıştı. Belki de bu seçmeleri geçebilirdi.

Zeynep'in sırası geldi ve o da çok iyi performans gösterdi. Hızlı ve kontrollüydü.

Selin, Elif, Yasemin ve diğer öğrenciler de testlerini tamamladılar. Herkes farklı seviyelerde performans gösterdi ama hepsi ellerinden geleni yaptı.

Dinlenme Molası

Dribbling testleri bittikten sonra antrenör beş dakika mola verdi. Herkes suyla dolmuş şişelerinden su içti. Emir de bir şişe su aldı ve büyük bir yudum içti. Ağzı kuruydu ve terlemişti.

"Nasıl gidiyor?" diye sordu Zeynep yanına gelerek.

"İyi sanırım," dedi Emir. "Sen nasılsın?"

"Bence de iyi. Dribbling testinde biraz heyecanlandım ama bitirdim. Şimdi pas verme ve savunma testi var. Orası daha kolay olacak."

Birlikte sahada oturdular. Emir etrafına baktı. Bazı öğrenciler çok yorulmuştu. Bazıları ise hala enerjik görünüyordu. Deniz köşede duruyor, kaslarını geriyordu. Çok rahat görünüyordu.

"Deniz çok kendinden emin," dedi Emir.

"Evet," dedi Zeynep. "Ama kendinden emin olmak yetmez. Takım oyununu da bilmesi lazım."

Emir başını salladı. Zeynep her zaman akıllı konuşurdu.

Pas Verme ve Savunma

Mola bitti. Antrenör düdüğünü çaldı. "Toplanın gençler! Şimdi pas verme ve savunma testine geçiyoruz. İki gruba ayrılacaksınız. Bir grup pas verecek, diğer grup savunma yapacak."

Öğrencileri iki gruba ayırdılar. Emir birinci gruptaydı - pas veren grup. Zeynep ikinci gruptaydı - savunma yapan grup.

"Şimdi dinleyin," dedi antrenör. "Birinci grup, topu alacak ve arkadaşına pas verecek. İkinci grup ise pas vereni zorlaştırmaya çalışacak. Amacımız, baskı altındayken ne kadar iyi pas verebileceğinizi görmek."

İlk egzersiz başladı. Ahmet topu aldı ve pas vermek için arkadaşını aradı. Ama savunma çok sıkıydı. Pas vermeye çalıştı ama top kesikli oldu.

"Daha dikkatli olmalısın Ahmet," dedi antrenör. "Önce bak, sonra pas ver."

Sıra Emir'e geldi. Topu aldı. Hemen savunma oyuncusu üzerine geldi - bu Burak'tı. Burak kollarını açmış, Emir'i zorluyordu.

Emir sakin kaldı. Etrafına baktı. Sol tarafta Deniz vardı, açık konumdaydı. Emir hızlı bir hareketle sağa gider gibi yaptı. Burak kandı ve sağa kaydı. O anda Emir sola pas verdi - mükemmel bir pas. Top doğrudan Deniz'in eline gitti.

"Harika pas Emir!" dedi antrenör alkışlayarak. "İşte böyle! Önce kandır, sonra pas ver."

Emir gururla gülümsedi. Pas vermekte gerçekten iyiydi. Evde annesiyle sürekli pratik yapmıştı. Annesi eskiden voleybol oynamıştı ve Emir'e pas verme tekniklerini öğretmişti.

Testler devam etti. Herkes sırayla pas verdi ve savunma yaptı. Bazıları çok başarılıydı, bazıları ise zorlandı.

Şut Atma

Nihayet en heyecanlı bölüme geldiler: Şut atma.

"Gençler, şimdi şut atma becerinizi göreceğiz," dedi Antrenör Mehmet Bey. "Üç farklı pozisyondan şut atacaksınız. Her pozisyondan üç şut. Toplam dokuz şut. Kaç tane sayı yapabileceğinizi göreceğiz."

Antrenör sahada üç nokta işaretledi. Birincisi potanın hemen önü, ikincisi serbest atış çizgisi, üçüncüsü üçlük çizgisi.

"Kolay bir testle başlayalım," dedi. "Ahmet, sen başla."





Ahmet ilk pozisyona geçti - potanın hemen önü. Topu aldı ve şut attı. Sayı! İkinci şut, sayı! Üçüncü şut, yine sayı! Üç sayı üç şuttan.

Sonra serbest atış çizgisine geçti. İlk şut, sayı! İkinci şut, ıska! Üçüncü şut, tahtadan döndü ama girdi!

Üçlük çizgisine geldi. İlk şut, ıska. İkinci şut, çembere çarptı ama girmedi. Üçüncü şut, yine ıska.

"Toplam altı sayı," dedi yardımcı antrenör not alarak. "İyi Ahmet."

Sıra diğer öğrencilere geldi. Bazıları çok iyi şut attı, bazıları ise zayıftı.

Deniz sırasında geldiğinde çok rahat görünüyordu. İlk pozisyonda üç sayı. İkinci pozisyonda iki sayı. Üçüncü pozisyonda iki sayı. Toplam yedi sayı! Şimdiye kadarki en yüksek skor.

"Mükemmel Deniz!" dedi antrenör. "Şutun çok iyi."

Deniz gururla gülümsedi.

Nihayet Emir'in sırası geldi. "Emir Demir!"

Emir potanın önüne geçti. Ellerini ovuşturdu. Çok gergindi. Topu aldı, derin bir nefes aldı ve şut attı.

İlk şut... Gol! Rahatladı.

İkinci şut... Gol!

Üçüncü şut... Gol!

"Harika başlangıç!" dedi antrenör.

Şimdi serbest atış çizgisine geçti. Bu daha zordu. Topu aldı, potaya odaklandı ve şut attı.

Top havada döndü... döndü... ve çembere çarptı. Kanca yaptı ama girmedi.

"Bir sonraki," dedi antrenör.

Emir ikinci şutu attı. Bu sefer top tahtaya çarptı, döndü ve gitti. Sayı olmadı.

Kalbi daha da hızlı çarpmaya başladı. İki şut kaçırdı. Üçüncü şutu da kaçırırsa çok kötü olurdu.

"Sakin ol Emir," dedi antrenör. "Nefes al. Aceleden kaçırıyorsun."

Emir derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp açtı. Zihnini boşalttı. Potaya odaklandı. Ve şut attı.

Top havada döndü... döndü... çemberin etrafında döndü... ve... GİRDİ!

"İşte bu!" dedi antrenör. "Sakinlik çok önemli."

Şimdi en zor kısım geldi: Üçlük şutları.

Emir üçlük çizgisine geçti. Burası çok uzaktı. Evde hiç üçlük pratiği yapmamıştı çünkü mahalle potasında üçlük çizgisi yoktu.

İlk şutu attı. Top havada uçtu ama güç yetmedi. Çembere bile ulaşmadan düştü.

İkinci şutu attı. Bu sefer daha fazla güç verdi. Top çembere çarptı ama girmedi.

Üçüncü şutu atarken tüm gücünü kullandı. Top yükseldi, döndü ve... tahtaya çarptı, döndü ve... dışarı çıktı.

"Toplam dört sayı," dedi yardımcı antrenör.

Emir içini çekti. Çok iyi bir performans değildi. Özellikle Deniz'in yedi sayısından sonra kendini kötü hissetti.

Ama antrenör yanına geldi. "Emir, üzülme. Üçlük çok zor bir şut. Seninki yakındı. Pratik yaparsın, olur."

"Teşekkür ederim," dedi Emir sessizce.

Maç Simülasyonu

Tüm bireysel testler bittikten sonra antrenör son testi açıkladı.

"Şimdi asıl önemli kısım geliyor," dedi. "Mini maç oynayacaksınız. Sizi dört takıma ayıracağım. Her takım diğer takımlarla beşer dakika oynayacak. Burada takım oyununuzu, stratejinizi, işbirliğinizi göreceğim."

Antrenör Mehmet Bey öğrencileri dört takıma ayırdı:

Mavi Takım: Emir, Zeynep, Ahmet, Yasemin, Burak, Selin, Elif Kırmızı Takım: Deniz, Arda, Ayça, Kerem, Mert, Berat Yeşil Takım: Diğer öğrenciler Sarı Takım: Diğer öğrenciler

"İlk maç: Mavi Takım versus Kırmızı Takım. Hazır olun!"

Emir'in kalbi yine hızla çarpmaya başladı. Bu son testti ve en önemlisiydi. Kırmızı Takım çok güçlüydü - Deniz, Arda, Kerem... Hepsi çok iyiydi.

Mavi Takım toplandı. "Arkadaşlar," dedi Zeynep. "Beraber oynarsak kazanabiliriz. Sürekli pas yapalım, kimse tek başına oynamaya çalışmasın."

"Haklısın," dedi Emir. "Ben oyun kurucu olabilirim. Sizlere pas veririm."

"Ben hızlı koşabilirim," dedi Ahmet. "Hücumda faydalı olurum."

"Ben savunmada iyiyim," dedi Selin. "Uzun boyum var, blok yapabilirim."

"Ben de şut atabilirim," dedi Zeynep.

Herkes başını salladı. Plan hazırdı.

Karşı tarafta Kırmızı Takım da toplanmıştı. Ama orada bir sorun vardı. Arda sürekli konuşuyor, emir veriyordu.

"Ben en iyisiyim," diyordu Arda. "Bana pas verin, ben şut atacağım."

Deniz somurttu. "Neden sadece sana verecekmişiz?"

"Çünkü ben özel antrenör gördüm!" dedi Arda.

Kerem sessizce dinliyordu. Mert kıs kıs gülüyordu. Berat sinirliydi.

Antrenör düdüğünü çaldı. "Başlıyoruz!"

Maç başladı. Kırmızı Takım topu aldı. Arda hemen topu kapıp hücuma geçti. Deniz'e pas vermedi, Kerem'e de vermedi. Kendisi şut attı ama ıska geçti.

"Arda! Pas verseydin!" diye bağırdı Deniz.

"Üzgünüm," dedi Arda ama pek üzgün görünmüyordu.

Şimdi top Mavi Takım'daydı. Emir topu aldı ve hücuma geçti. Arda üzerine geldi, savunma yaptı. Emir Zeynep'e baktı, açık konumdaydı. Pas verdi. Zeynep şut attı... Sayı!

1-0 Mavi Takım!

Tribünlerde birkaç öğrenci alkışladı. Can oradaydı, Emir'i destekliyordu. Ayşe de vardı, Zeynep'i alkışlıyordu.

Oyun devam etti. Kırmızı Takım topu aldı. Bu sefer Kerem aldı topu. Kerem çok akıllıydı, stratejik düşünüyordu. Deniz'e pas verdi. Deniz Mert'e pas verdi. Mert şut attı... Sayı!

1-1!

"İşte böyle!" dedi Antrenör Selim Bey. "Pas yapınca gol oluyor!"

Arda somurttu. Kerem'in başarılı olması hoşuna gitmemişti.

Oyun hızla devam etti. Emir ve Zeynep sürekli birbirine pas yapıyor, iyi kombine oluyorlardı. Ahmet hızla koşuyor, savunmayı yoruyordu. Selin bloklar yapıyor, rakibi durdurmaya çalışıyordu.

Kırmızı Takım'da ise Arda hala tek başına oynamaya çalışıyordu. Deniz kızmaya başlamıştı. Kerem sakin kalmaya çalışıyordu ama moralinin bozulduğu belliydi. Mert espriler yaparak havayı yumuşatmaya çalışıyordu.

Skor 6-6 oldu. Son bir dakika kaldı. Herkes yorulmuştu ama mücadele devam ediyordu.

Emir topu aldı. Sahayı inceledi. Ahmet sağda, Zeynep solda, Selin ortada. Arda üzerine geldi, baskı yaptı.

"Emir, bana!" diye bağırdı Ahmet.

"Hayır, bana ver!" dedi Zeynep.

Emir karar vermeliydi. Arda çok yakındı. Emir sağa yalancı bir hareket yaptı, Arda kandı. Sonra hızla sola geçti ve Zeynep'e pas verdi. Zeynep doğrudan Selin'e pas verdi. Selin potanın altındaydı. Kolay bir şut... Sayı!

7-6!

Düdük çaldı. Maç bitmişti. Mavi Takım kazanmıştı!

"Bravo!" dedi Antrenör Mehmet Bey alkışlayarak. "İşte takım oyunu böyle olur. Emir, mükemmel pas. Zeynep, akıllı hareket. Selin, iyi bitirdin."

Mavi Takım sevinçle birbirini kucakladı. Emir mutluluktan uçacak gibiydi. Takımıyla kazanmıştı!

Kırmızı Takım ise sessizdi. Arda sinirliydi. "Kazanmalıydık," dedi.

"Belki birlikte oynasaydık kazanırdık," dedi Deniz.

Kerem araya girdi. "Hadi arkadaşlar, kavga etmeyin. Bu sadece bir testti. Önemli olan öğrenmek."

Antrenör Mehmet Bey geldi. "Kerem haklı. Kırmızı Takım, sizde çok yetenek var ama birlikte oynamayı öğrenmeniz lazım. Arda, sen iyisin ama takım oyuncusu olmalısın. Deniz, sen de sabırlı olmalısın. Kerem, sen zaten iyisin, böyle devam et."

Gün Sonu

Tüm maçlar bittikten sonra antrenör tüm öğrencileri topladı.

"Gençler, hepiniz bugün harika bir performans gösterdiniz. Çok yoruldunuz ama mücadele ettiniz. Hepinizle gurur duyuyorum."

Öğrenciler yorgun ama mutlu görünüyordu.

"Şimdi evlerinize gidin, dinlenin. Yarın öğle arası liste asılacak. Takıma seçilen isimler orada olacak."

Herkes dağılmaya başladı. Emir ve Zeynep birlikte soyunma odasına gittiler.

"Bence çok iyi oynadın," dedi Zeynep.

"Sen de," dedi Emir. "Umarım ikimiz de seçiliriz."

"Seçiliriz," dedi Zeynep kararlılıkla. "Seçileceğiz."

Emir evine dönerken düşünüyordu. Elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Artık beklemekten başka yapacak bir şey yoktu.

Ama içinde küçük bir umut vardı. Belki, sadece belki, yarın listede adını görebilirdi.




spacer

Basketbol Yıldızı | 1. Bölüm

BASKETBOL YILDIZI 1




Bölüm 1: Yeni Başlangıç

Sabah

Emir o sabah her zamanki gibi erken kalktı. Gözlerini açar açmaz aklına ilk gelen şey basketbol oldu. Bugün özel bir gündü - belki de hayatının en önemli günlerinden biriydi.

Yataktan fırladı ve pencereden dışarı baktı. Güneş henüz tam doğmamıştı ama gökyüzü pembeleşmeye başlamıştı. Sokaklar sessizdi. Karşı apartmanın bahçesindeki ağaçların yaprakları hafif bir rüzgarla sallanıyordu.

"Bugün o gün," diye mırıldandı kendi kendine. "Bugün basketbol takımı seçmeleri var."

Ellerinin titrediğini fark etti. Heyecandan mı, korkudan mı, yoksa her ikisinden de mi emin değildi. Aylar boyunca bu gün için hazırlanmıştı. Her gün okuldan sonra mahalle potasında top sürmüş, şut atmış, koşmuştu. Hafta sonları bile dinlenmemiş, sürekli pratik yapmıştı.

Annesinin sesini duydu mutfaktan: "Emir! Kahvaltı hazır, aşağı gel!"

"Geliyorum anne!" diye seslendi.

Banyoya gitti ve yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. On bir yaşındaydı, altıncı sınıfa gidiyordu. Orta boylu, zayıf bir çocuktu. Saçları kısa ve siyahtı, gözleri kahverengiydi. Aynadaki yansımasına bakarken sordu: "Acaba yeterince iyi olabilir miyim?"

Kahvaltı

Mutfağa indiğinde annesi masada oturmuş, çay içiyordu. Babası ise gazetesini okuyordu.

"Günaydın canım," dedi annesi gülümseyerek. "Bugün büyük gün, değil mi?"

Emir başını salladı ve masaya oturdu. Önünde peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurta ve taze ekmek vardı. Normalde çok severdi kahvaltıyı ama bugün midesi bulanıyordu. Heyecandan yemek yiyemiyordu.

"Oğlum, mutlaka yemelisin," dedi babası gazetesini indirerek. "Seçmelerde enerji gerekecek. Aç karnına spor olmaz."

"Biliyorum baba ama... çok heyecanlıyım. Ya seçilemezsem?"

Babası gazetesini tamamen kapattı ve Emir'e baktı. Gözleri sıcak ve anlayışlıydı. "Emir, bak bana. Seçilsen de seçilmesen de seninle gurur duyuyoruz. Önemli olan denemek. Kaç tane arkadaşın bu kadar azimle çalıştı? Kaç tanesi her gün antrenman yaptı?"

"Bilmiyorum..."

"Ben söyleyeyim: Çok az. Sen zaten bir kazanansın çünkü çalıştın, çabaladın. Bugünkü sonuç ne olursa olsun, bu çaban hep seninle kalacak."

Annesi elini uzatıp Emir'in omzuna dokundu. "Babanın dediği gibi. Biz hep yanındayız. Bir parça ekmek ye şimdi, biraz peynir, biraz zeytin. Tamam mı?"

Emir gülümsedi. Ailesi her zaman onu desteklemişti. Bu düşünce onu rahatlattı. Birkaç lokma yedi. Midesi hala bulanıyordu ama en azından bir şeyler yemişti.

Okula Gidiş

Okul çantasını sırtladı ve evden çıktı. Spor çantasını da unutmadı - içinde basketbol ayakkabıları, şortu ve tişörtü vardı. Bu kıyafetleri özel olarak seçmeler için hazırlamıştı.

Sokakta yürürken güneş tamamen doğmuştu. Hava güzeldi, hafif serindi. Emir derin derin nefes aldı. "Sakin ol," dedi kendi kendine. "Her şey yolunda gidecek."

Okulun önüne geldiğinde saat henüz sekizi çeyrek geçiyordu. Seçmeler saat on birde başlayacaktı ama Emir erken gelmişti. Okul bahçesine girdi ve basketbol potasına doğru yürüdü.

Bahçede

Okulun basketbol potası bahçenin bir köşesindeydi. Beton zemin biraz eskiydi, çizgiler solmuştu ama Emir için bu pota çok önemliydi. Burası onun hayallerini kurduğu yerdi.

Potanın önünde durup yukarı baktı. Portakal rengindeki çember güneş ışığında parlıyordu. Emir gözlerini kapattı ve hayal kurdu: Maç sırasında, son saniyeler, topu alıyor, şut atıyor ve... sayı!

"Hayallere dalmışsın yine!"

Emir irkildi ve arkasına döndü. Zeynep oradaydı. Zeynep, Emir'in üçüncü sınıftan beri en yakın arkadaşıydı. İkisi de basketbolu çok severdi. Zeynep uzun saçlı, enerjik bir kızdı. Her zaman gülümserdi ve pozitif düşünürdü.

"Zeynep! Beni korkuttun!" dedi Emir.

Zeynep güldü. "Özür dilerim. Ama sen öyle dalmışsın ki dünyadan habersin yok. Bugün büyük gün, hazır mısın?"

Emir omuzlarını silkti. "Bilmiyorum. Hazır mıyım acaba? Ya yeterince iyi değilsem?"

Zeynep yanına geldi ve Emir'in omzuna hafifçe vurdu. "Emir, seni şimdiye kadar kaç kere gördüm bu potada top sürerken? Yüzlerce kere! Her gün çalıştın. Tabii ki hazırsın!"

"Ama rakiplerim de çok iyi olabilir. Belki onlar daha yetenekli..."

"Belki," dedi Zeynep başını sallayarak. "Ama kimse senin kadar çok çalışmadı. Bu çok önemli. Antrenörler sadece yeteneğe bakmaz, azme de bakar."

Emir derin bir nefes aldı. Zeynep'in sözleri onu rahatlattı. "Sen de seçmelere katılıyor musun?"

"Tabii ki! Sence ben bu fırsatı kaçırır mıyım? Beraber takıma gireceğiz, göreceksin."

İkisi birlikte okul binasına doğru yürümeye başladılar. Emir kendini biraz daha iyi hissediyordu. İyi ki Zeynep gibi bir arkadaşı vardı.

Dersler

O gün okulda hiçbir derse konsantre olamadı Emir. Matematik dersinde öğretmen kesirlerden bahsediyordu ama Emir'in kafası seçmelerdeydi. Fen bilgisi dersinde hücrelerden bahsediliyordu ama Emir basketbol taktikleri düşünüyordu.

Yanında oturan Can fark etti durumu. Can, Emir'in en yakın erkek arkadaşıydı. Sakin, akıllı bir çocuktu. Gözlük takardı ve genelde kitap okurdu ama sporları da severdi.

"Emir, tamam mı?" diye fısıldadı Can. "Çok dalgınsın."

"Bugün seçmeler var ya," dedi Emir.

"Aa doğru! Unutmuşum. Çok heyecanlısın galiba?"

"Çok."

Can omzuna hafifçe vurdu. "Sen yaparsın. Hep antrenman yapıyorsun zaten."

Teneffüste sınıfın bahçe tarafında toplandılar. Zeynep, Emir, Can ve birkaç arkadaşları daha. Aralarında Burak da vardı. Burak şişman, neşeli bir çocuktu. Basketbol oynamayı çok severdi ama geçen sene seçmelere katılmış, seçilememişti.

"Antrenör Mehmet Bey çok sıkı biri," dedi Burak. "Her şeye dikkat ediyor. Sadece basketbol becerine değil, tutumuna, takım ruhuna da bakıyor."

"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Emir.

"Şey, mesela geçen sene Barış vardı. Çok iyi top sürüyordu ama sürekli bağırıyor, kavga ediyordu. Antrenör almadı onu. Dedi ki, 'Basketbol takım oyunudur. Bireysel yetenek yetmez, birlikte hareket etmeyi bilmek lazım.'"

Yanlarında duran Ayşe araya girdi. Ayşe sınıfın en uzun kızıydı ve voleybol takımındaydı. "Bence Emir seçilir. Çok disiplinli çalışıyor."

"Teşekkürler Ayşe," dedi Emir utanarak.

"Ben de gidiyorum seçmelere," dedi bir başka ses. Arda'ydı bu. Arda sınıfın en popüler çocuklarından biriydi. Yakışıklı, atletik ve çok kendinden emindi. "Bu sene kesin takıma gireceğim."

"Geçen sene neden katılmadın?" diye sordu Can.

"Ailece tatildeydik. Ama bu sene hazırım. Babam bana özel antrenör tuttu, üç ay hazırlandım."

Emir içi burkuldu. Özel antrenör mi? O sadece mahalle potasında tek başına çalışmıştı. Arda'nın çok daha avantajlı olduğunu düşündü.

Zeynep Emir'in moralinin bozulduğunu fark etti. "Özel antrenör her şey değil," dedi. "Azim ve tutku daha önemli."

Emir bu bilgiyi kafasına kazıdı. Sadece iyi oynamak değil, iyi bir takım arkadaşı olmak da önemliymiş.

Seçmeler Öncesi

Nihayet saat on oldu. Son ders bitmişti. Emir ve Zeynep, seçmelere katılacak diğer öğrencilerle birlikte soyunma odalarına gittiler.

Erkekler soyunma odasında on dört erkek öğrenci vardı. Emir hepsini tanıyordu. Bazıları çok iyi basketbol oyuncularıydı.

Ahmet köşede oturuyordu. Ahmet sessiz, utangaç bir çocuktu ama çok hızlı koşardı. Okul koşu yarışmalarında her zaman birinci gelirdi. Uzun bacakları ve ince yapısı vardı.

Deniz ise tam tersineydi - uzun boylu, geniş omuzlu ve çok konuşkan. Sürekli espri yapardı. "Arkadaşlar, bugün hepimiz şampiyon olacağız!" diye bağırdı gülümseyerek.

Köşede duran Kerem sessizce kıyafetlerini değiştiriyordu. Kerem yeni transfer bir öğrenciydi, bu dönem başında İstanbul'dan gelmişti. Henüz çok arkadaşı yoktu. Kısa saçlı, ciddi yüzlü bir çocuktu.

"Kerem, sen de mi katılıyorsun?" diye sordu Emir.





Kerem başını kaldırdı. "Evet. İstanbul'da takımdaydım. Buraya gelince devam etmek istedim."

"Vay be, o zaman çok tecrübelisin," dedi Deniz. "Bize de taktik öğretirsin artık."

Kerem hafif gülümsedi. "Umarım."

Arda içeri girdiğinde herkesin dikkati ona çekildi. Yepyeni, parlak basketbol ayakkabıları vardı - marka, pahalı görünüyorlardı. Şortu ve tişörtü de profesyonel takım giysilerine benziyordu.

"Vay be Arda, havalı ayakkabılar!" dedi Burak.

"Babam aldı. En son model," dedi Arda gururla. "Ünlü basketbolcular giyiyor bunları."

Emir kendi ayakkabılarına baktı. Yeniydi ama Arda'nınki kadar gösterişli değildi. Yine de iyi ayakkabılardı, rahattı.

Berat kapıdan içeri girdi. Berat, Emir'in eski arkadaşıydı ama aralarında biraz soğukluk vardı. Geçen sene bir tartışma olmuş, konuşmamaya başlamışlardı. Berat kısa boylu ama çok güçlü bir çocuktu. Kuvvetliydi, ama bazen çok sert ve kaba olurdu.

"Emir, sen de mi buradasın?" dedi Berat soğuk bir sesle.

"Evet," dedi Emir kısaca.

Berat başını salladı ve başka bir köşeye gitti.

Yanlarında Mert de vardı. Mert komik, esprili bir çocuktu. Sürekli güldürürdü herkesi. "Arkadaşlar, ben seçilirsem ilk maçta smaç yapacağım!" dedi.

"Sen boy atmadın mı daha?" diye sordu Deniz gülerek. Mert gerçekten kısa boyluydu.

"Önemli değil! Ben atlayabilirim!" Mert sıçrama hareketi yaptı ve herkes güldü.

Soyunma odasındaki gerginlik biraz azaldı. Emir spor kıyafetlerini giydi. Siyah şort, beyaz tişört ve basketbol ayakkabıları. Ayakkabıları yepyeniydi, özel olarak bugün için almıştı. Babası onu spor mağazasına götürmüş, birlikte en uygun ayakkabıyı seçmişlerdi.

Ayakkabılarını bağlarken elleri titriyordu. "Sakin ol," diye tekrarladı kendi kendine. "Sen yapabilirsin."

Arkadaşlarına baktı. Herkes heyecanlıydı. Bazıları geriniyor, bazıları koşu hareketi yapıyor, bazıları derin derin nefes alıyordu.

"Gençler, hazır mısınız?" dedi koridordan bir ses. Beden eğitimi öğretmeni Can Hoca kapıdan içeri baktı. "Beş dakika sonra spor salonunda olun. Geç kalanlar seçmelere katılamaz."

Emir son bir kez ayakkabı bağlarını kontrol etti. "Tamam," dedi. "Zamanı geldi."

Koridorda

Soyunma odasından çıkıp spor salonuna doğru yürürken bacakları titriyordu. Önlerinde kız öğrenciler de yürüyordu. Zeynep'i gördü, ona el salladı. Zeynep gülümseyip başparmağını kaldırdı - "Başarılar!" demek istiyordu.

Koridorlar sessizdi. Öğrenciler derslerdeydiler. Sadece seçmelere katılacaklar koridordalardı. Emir spor salonunun kapısına yaklaştıkça yüreği daha da hızlı çarpmaya başladı.

"Hadi Emir, cesaretini topla," dedi Deniz yanından geçerken. Deniz çok kendinden emin görünüyordu. "Bugün kolay. Sen sadece elinden geleni yap."

Emir başını salladı. Deniz haklıydı. Yapmam gereken bu, diye düşündü. Sadece elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.

Spor Salonu Önünde

Spor salonunun kapısının önünde durdular. İçeriden sesler geliyordu - top sesleri, ayak sesleri, düdük sesi. Antrenörler içerde hazırlık yapıyordu.

Can Hoca kapıyı açtı. "İçeri gelin, gençler."

Emir derin bir nefes aldı. Bu andı. Hayalini kurduğu an. Aylarca çalıştığı an.

"Hadi," diye fısıldadı kendi kendine. "Göster kendini."

Ve içeri girdi.


spacer

Yeni Bir Yer, Yeni Bir Pota | Şişli Atatürk Ortaokulu

 Merhaba değerli eğitim gönüllüleri ve sevgili basketbol severler;

Bu yazıda benim için heyecan verici bir başlangıcı sizlerle paylaşmak istiyorum. Akademik ve sportif başarılarıyla İstanbul'un eğitim haritasında bir yıldız gibi parlayan, atletizmdeki başarılarıyla özdeşleşmiş Şişli Atatürk Ortaokulu ailesine beden eğitimi öğretmeni olarak katılmanın gururunu yaşıyorum.

Benim için yaşanan bu atama, sadece bir okul değişikliği değil; bir hayalin, vizyonun, basketbolun ve toplumsal bir dönüşümün bayrak teslimi demektir.

Şişli Atatürk Ortaokulu

Potaları Birleştiriyorum "Karma Pota" Vizyonu

Okul yöneticilerimle paylaştığım ve beni en çok heyecanlandıran projelerimden biridir. Akademik başarıları yüksek olan öğrencilerimle özel sporcuları aynı parkede, aynı formanın altında buluşturmak olacaktır. Kuracağım "Karma Pota Basketbol Takımı" ile farklılıkların bir engel değil, takım olmanın en güzel rengi olduğunu tüm İstanbul'a göstermek istiyorum.

Hedefim: İyi İnsan, İyi Öğrenci, İyi Basketbolcu

Vizyonumuz net: Şişli Atatürk Ortaokulu'nun akademik başarısını, öğrencilerimizin basketbol zekasıyla birleştirmek. Burada sadece sayı yapmak değil; zekasını sahaya yansıtan, etik değerlere sahip, kültürel birikimi yüksek ve karakterli basketbolcular yetiştirmek için kolları sıvıyorum.

Temel ilke; akademik disiplini basketbol disipliniyle harmanlayarak "iyi insan, iyi öğrenci ve iyi basketbolcu" yetiştirmek olacak.

Spor Salonu Bizi Bekliyor

Okulumuz ve okul spor kulübümüz bünyesinde, basketbola gönül veren tüm öğrencilerimizle takımlarımızı kurup antrenmanlarımıza hemen başlıyoruz. Geleceğin yıldız basketbolcularını yetiştirme gayretim şu an yeniden başlıyor. İçindeki yeteneği parkeye yansıtmak isteyen, o turuncu topun peşinden koşarken hem öğrenmek hem de gelişmek isteyen tüm öğrencilerimizi basketbol takımına katılmaya davet ediyorum: Şimdi basketbol salonumuza akın etme zamanıdır. Haydi kızlar ve erkekler potaya gidiyoruz.

Basketbolu Kimlerle Buluşturacağım?

Şişli Atatürk Ortaokulunda başlayan bu hareket, sadece okul duvarları arasında sınırlı olmayacak. Basketbolu;
  • Strateji ve analitik düşünceyi oyunun merkezine koyacağız.
  • Sosyal sorumluluk ile buluşturacağız. Özel sporcuları da dahil ederek onlarla kuracağımız bağla spor kültürü oluşturacağız.
  • Geleceğin yıldızlarını yetiştirmek için nitelikli basketbol eğitimini ilke alacağız.

Bir Yaşam Okulu Olarak Basketbol Sahası

Okulumda oluşturmak istediğim basketbol takımlarının vizyonunun temelinde şu yatacak. Atletizmdeki süratimizi basketboldaki zekamızla ve özel sporcularımızdan öğreneceğimiz o eşsiz sevgiyle birleştirmek. Şişli Atatürk Ortaokulu'nun parkelerinde yankılanacak olan her top sesi, geleceğin liderlerinin ayak sesleri olacak.

Parkede, pota altında ve oyunun heyecanında buluşmak üzere!

Ümit Yanar; Şişli Atatürk Ortaokulu Beden Eğitimi Öğretmeni.



spacer

Ali Efe Güler Basketbol Hikayeleriyle Aramıza Katılıyor

 🏀 Sahaya Yeni Bir Oyun Kurucu Giriyor: Ali Efe Güler!

Hazır mısınız? Çünkü blogta artık basketbolun rengi daha artacak! 🔥

Bloga yeni bir isim katıldı ve potaya doğru ilk adımını attı: Ali Efe Güler!

Artık sadece basketbol teknik-taktik yazıları okumayacağız… Maçın son saniyesinde o şutu biz atacağız, tribünün sesini biz duyacağız, pota altındaki mücadeleyi biz yaşayacağız.

Ali Efe Güler

💥 Kim Bu Ali Efe?

Ali Efe sıradan bir basketbol izleyicisi değil. O; oyunun ruhunu, sokak arasındaki potadan NBA parkelerine kadar uzanan hikâyeleri yakalayan biri. Basketbol hikayeleriyle bizlere yeni heyecanlar yaşatacak.

Onun için basketbol:
  • Sadece sayı atmak değil, karakterdir.
  • Sadece istatistik değil, mücadeledir.
  • Sadece maç değil, başlı başına bir hikâyedir. Oyunun içindeki duyguların hikayesidir.

Bloğumuzda “Basketbol Hikayeleri” yazarak oyuna farklı bir açıdan bakmamızı göstererek; efsane oyuncuların bilinmeyen yanlarını, unutulmaz maç anlarını ve basketbolun kalbe dokunan tarafını okuyacağız.

Bazen bir son saniye üçlüğünün arkasındaki cesareti, bazen de kaybedilen bir maçın kırılma anını yaşayacağız. Kısacası parkede ne varsa duyguları burada olacak! 🏀

Basketbolun sadece bir oyun olmadığını; her hücumda yeniden yazılan bir hikaye olduğunu keşfedeceğiz.

🚀 Hoş Geldin Ali Efe!

Ali Efe’nin  blog yazarı olarak aramıza katılmasıyla artık bir üst lige terfi ediyoruz. Enerji artıyor, tempo yükseliyor, basketbol hikayeleri derinleşiyor.

Kendisine kocaman bir HOŞ GELDİN! diyorum. Bu yolculukta bol ilham, bol heyecan ve bol alkışın eksilmemesini umut ediyorum. 👏

Şimdi söz sizde!

Yorumlara Yazın 👇

Ali Efe’den ilk hangi basketbol hikâyesini okumak istersiniz? Sahne hazır. Top havada. Hikaye yazılıyor.

Oyun başlasın! 🔥🏀

spacer

Basketbol Topu Neden Turuncudur?

 Basketbol sahasına baktığımızda gördüğümüz o parlak turuncu küre, sadece oyunun bir ekipmanı değildir. Parkenin üzerinde parlayan, oyunun etrafında döndüğü bir mikro güneştir. Bu küre neden başka bir renk değildir de turuncudur. Bu sorunun yanıtı, 1950'lerin getirdiği zorunluluktan başlayıp insan ruhunu derinliklerine uzanan bir yolculuktur.

Basketbol Topu Neden Turuncudur?

Turuncu Güneşin Rengi ve Anatomisi

Basketbolun ilk dönemlerinde toplar derinin doğal rengi olan kahverengiydi. Ancak bu renk, koyu zeminli parkelerde fark edilmeyi zorlaştırıyordu. Butler Üniversitesi koçu Tony Hinkle, topun hem oyuncular hem de seyirciler için seçilebilir olmadığını fark edince evrim gerçekleşmeye başladı.

Turuncu, hayatımıza giren siyah-beyaz televizyonda konsantrasyonu en fazla sağlayan renk olduğundan basketbol topunun rengi olarak seçildi ve basketbol oyununda bir devrim yaşanarak oyunun geleceğini etkiledi.

Biliyor muydunuz? Turuncu top ilk kez 1958 NCAA finallerinde kullanıldı. Bir çok insan rengi fazla radikal olarak bularak eleştirdi. Ancak o gün Louisville'de parkede parlayan o turuncu ışık, basketbolun yeni bir meşalesi oldu.

Basketbol Sahasındaki Güneş

Felsefi açıdan turuncu, spekturumdaki en sıcak ve aktif renklerden biridir. Basketbol topunu "Sahadaki Güneş" olarak tanımlamanın sebeplerinden biri, topun sahadaki merkezi rolüdür.
  • Sahadaki oyuncular turuncu kürenin etrafında dönen gezegenlerdir. Top nerede parlarsa, yaşam (oyun) orada akar.
  • Turuncu, zihni uyanık tutan ve dikkati tek bir noktaya toplayan bir ışıktır. Yani kaosun ortasındaki rehberdir; oyunun ritmi topun ritmiyle hayat bulur.

Kırmızı ile Sarının Dansı

Renk teorisinde turuncu, kırmızının (saf fiziksel güç ve hırs) ile sarının (taktiksel akıl ve bilgelik) karışımıdır. İşte basketbol oyuncuları için turuncu, basketbolun özünü temsil eder.

Basketbol ne bir kas gücü gösterisi, ne de satranç tahtasıdır. Basketbol fizikselleşmiş bir akıl yürütme sanatıdır. Turuncu renk kırmızı ve sarı rengin armonisidir.

Basketbol Topunun Anlamı

Basketbol topuna sahip olduğunuzda hissettiğiniz ağırlık, toplumsal bir sorumluluğun yansımasıdır. Top sizdeyken gözlerin üzerinizde olması, turuncunun o saklanamaz doğasından gelir.

Topa sahip olmak düzeni sağlama isteğidir. Topu pas veya şut ile serbest bırakmak, sorumluluğun sonucunu kabul etmek ve oyunu sonraki nesle devretmektir. Bu nedenle basketbol, hayatın evrimsel bütünlüğünün sürekliliğini simgeler.

Neden Turuncu?

Çünkü turuncu bir uyanış çağrısıdır. Basketbol topunun turuncu olması bir rastlantı değil, farkındalığın tercihidir. Kahverenginin durağan (toprak) enerjisinden, turuncunun dinamik (ateş) enerjisine geçiştir. İnsanlığın yerçekimine, statükoya ve karanlığa karşı verdiği mücadelenin sembolüdür.

Turuncu küre her sektiğinde, parkeyi güneş ışınlarıyla aydınlatır.
spacer

Seni Basketbol Takımına Aldım | Elif'in İlham Veren Öyküsü (12)

 Bölüm 12

Elif'in İlham Veren Öyküsü

Ulusal finaller için Denizli'ye hareket ederken yüreğimizde heyecan, kaygı ve bilmediğimiz bir şehirde kazanacağımız umudun karışımı vardı. Takım otobüsüyle şehre girerken, Denizli il sınırı tabelasını geçtiğimiz an sıradan bir şehire değil, kaderimizi belirleyecek bir yolculuğa adım attığımızı hissettik.


Seni Basketbol Takımına Aldım

Pansiyona yerleşmeden önce hep birlikte heyecanla yürümeye başladık. Yolumuzu kaybettiğimiz anlardan birinde Burcu'nun "Galiba eve yürümeye karar verdik" esprisiyle kahkahalara boğulduk. Şehir değil, ruhumuz yürüyordu adeta. Pansiyonun koridorlarından geçerken ayak seslerimiz Melek'in Son Sesi'nin melodisini fısıldıyordu. Şimdilik yalnızca biz duyuyorduk; ama kupayı kaldırdığımızda herkes duyacaktı.

Akşam bekir koç ve İbrahim öğretmen kura çekimine gitti. Biz takımca pansiyon kapısında onların dönmesini bekliyorduk. Bekir koç geldikten sonra grubumuzu açıkladı: "Dilmenspor, DSİ, Antep Yıldızlar Okulu ve biz D grubundayız. Görünen o ki, grup 3.lüğü başarı olur bizim için."

Bekir koçun bu sözleri takımın hoşuna gitmedi. Ama biz Bekir koçun bu tip sözlerine alışıktık. Odalarımıza çekildikten sonra Meryem ve Tuğba'nın kaldığı odada bir takım toplantısı yaptım. "Biz üçüncülüğü kabul etmiyoruz. Kupayı alıp döneceğiz." dedim. Takımın ruhu hemen ateşlendi. "Unutmayın, asıl maçlar yüreğimizde oynanacak."

Ertesi gün turnuvanın maçları oynanmaya başlandı. Antep Yıldızları Okuluyla yaptığımız ilk maçta çok basket kaçırdık. Ama 5 sayı farkla maçı kazandık. Ardından Dilmenspor'u 53-49 yendik. Son gün DSİ karşısında 65-51 kaybettik. Grubu ikinci sırada tamamladık. Bu başarı Bekir koç için sürprizdi. Ancak yine kendisini övdü. Oyun sistemiyle başarının mimarı olduğunu söyledi. 

Eleme turunda Ankara Basketbol Kolejiyle karşılaştık. Maç çok çekişmeli geçti. Ben hem asist yapıyor, hem top çalıyor hem de savunmamla çok etkiliydim. Takım bu maçta ruhunu bulmuştu. Oyunun son saniyelerinde çok kritik bir üçlükle 50-49 maçı kazandık. Bu galibiyet Melek'in Son Sesi tınısının turnuvada duyulmaya başlandığı an oldu.

Yarı finalde Aydın Kara İncir'i 61-41 gibi net bir skorla geçtik. Finalde turnuvanın en büyük favorisi DSİ ile yeniden karşı karşıya geldik. Onlar oyuna fırtına gibi başladı. Devreyi de 12 sayı önde kapattılar. Devrede soyunma odasında Çiğdem, Bekir koçun sözünü keserek ayağa kalktı: "Biz buraya neden geldik? Ay Işığı Sonat'ını çalacak mıyız, çalmayacak mıyız?" Çiğdem'in bu çıkışında sadece biz değil, Bekir koç da çok etkilendi. Bu havayla basketbol sahasına geri döndük.

İkinci yarıda rüzgarı arkamıza aldık. Takımımız savunmada büyük direnç göstererek hücumda parlamaya başladı. Meryem tüm ribauntları aldı. Çiğdem fastbreak'ten birkaç basket attı. Ben de isabetli dış şutlarımla rakibin savunmasını sarstım. 

Fark birer birer azalarak son saniyelerde 4 sayılık üstünlüğümüzle maç sonuna geçtik. DSİ topu çok iyi çevirerek bir üçlük atış buldu. Meryem seken bu topun ribaundunu alarak bana pas attı. Rakip topu kapmak için çırpınsa da topu çok iyi çevirip onlara faul yapma fırsatı vermedik. Son iki saniyede pas bana geldi. Topa sarıldım, yere yattım ve süre bitti.  Bu top benim için sadece bir top değildi. Melek öğretmenden aldığım pasın sembolüydü artık.

Kupayı kaldırdığımızda ter, gözyaşı ve yüreklerimiz bir aradaydı. Melek'in Son Sesi artık herkesin kulağındaydı. Bu zafer sadece bir şampiyonluk değil, inancın ve dayanışmanın bir öyküsüydü.

Okula döndüğümüzde Melek öğretmenden bir mesaj aldık. Şampiyon olmuş kupayı bize ithaf etmişti. Gözlerim doldu. "Pası aldım, artık sıra bende."

Bekir koçun adaletsizliği de karşılığını buldu. Onun yerine basketbol efsanesi Hüseyin Çoban ekolümüze nesillere aktırmak için takımın başına geçti. Melek öğretmenin başlattığı sistemi, Hüseyin Çoban ileriye taşıyacaktı. 

Sezon sonunda takım arkadaşlarımdan bazıları eğitim bursu kazandı, yeni teklifler ve umutlarla yeni bir yolculuk başladı hepimiz için tıpkı Melek öğretmen gibi. Ben ve Çiğdem, başka bir efsane koç Güngör Yıldırım tarafından profesyonel altyapı takımına alındık. 

Bir gece kapımdaki potaya Zeynep abla gibi şut attıktan sonra yastığımın altındaki günlüğümü çıkarıp şunları yazdım:

"Bugün bir şampiyonun günlüğüne yaraşır satırlar yazıyorum. Basketbol sahasındaki zafer bir pasla başlar. Melek öğretmenden aldığım pası başkasına atma zamanı geldi."

Belki bir gün ben de, kenarda duran bir çocuğun elinden tutar ve ona şöyle derim:

"Seni basketbol takımına aldım."


spacer

Basketbolda Hücum-Savunma Satrancı

 Basketbol üst seviyede artık yalnızca setlerle oynanan bir oyun değildir. Özellikle Euroleague düzeyinde kazanan takımlar, en iyi seti oynayanlar değil, rakibin savunma hamlesine en hızlı ve en doğru cevabı verebilenlerle oynuyor.


Bu noktada bu oyuna basketbolda hücum-savunma satrancı kavramı kullanılabilir. Bu yazıda:
  • Hücum-savunma satrancı nedir?
  • Yüksek post ve zayıf taraf katları bu satrancın neresinde yer alır?
  • Euroleague düzeyinde hücum-savunma satrancı nasıl uygulanır?
  • Altyapıda neden ve nasıl öğretilmelidir?
Sorularına yanıt arayan bir bakış açısıyla ele alacağım.

Basketbolda Hücum-Savunma Satrancı

Basketbolda Hücum-Savunma Satrancı Nedir?

Basketbolda hücum-savunma satrancı, tek bir setin defalarca oynanması değildir. Bu kavram şunu anlatır:
  • Hücum bir avantaj sağlar.
  • Savunma bu avantajı okur.
  • Savunma karşı hamle yapar.
  • Hücum, bu karşı hamleyi önceden tahmin ederek ikinci bir hamleyle karşılık verir.
Yani oyun şu döngüyle ilerler:

Hamle → Karşı hamle → Karşı hamlenin cevabı

Euroleague seviyesinde hiçbir hücum, maç boyunca ilk haliyle sonuca gitmez. Kazanan koçlar yeni set çizmez; aynı fikri başka bir haliyle oynatır.

Neden Set Değil, Karar Üretme?

Set basketbolundan söz edildiğinde:
  • Oyuncuyu bir kalıbın içinde tutar.
  • Hücumu kontrol hissi verir.
  • Hataları azaltır.
Ancak set oyunu bir noktadan sonra şunu doğurur:
  • Ezber yapan oyuncu,
  • Baskı altında çözüm üretememeyi,
  • Üst seviyede tıkanan oyuncu doğurur.
Karar vererek üreten oyuncuysa:
  • Savunmayı okur.
  • Avantajı tanır.
  • Oyunu yönlendirir.
Bundan dolayı üst seviye koçları set çalıştırmaz, karar üretme yolları inşa ederler.

Hücum-Savunma Satrancın Merkez Noktası

Adam adama savunmada temel ilke şudur: Top orta şeritte kalmasın. Bu nedenle:
  • Topu kanada yönlendir.
  • Orta şeride atılacak pasları ciddi şekilde tehdit et.
Bu noktada yüksek post, hücum için bir kırılma noktası haline gelir.

Yüksek Post Neden Değerlidir?

  • Savunmanın topu yönlendirme ilkesini bozar.
  • Help&Recover dengesini zorlar.
  • Zayıf taraftan yapılan katlara alan açar.
Özellikle kanatlardan top yüksek posta geldiğinde savunmanın ikinci ve üçüncü yardımını zorlar.

Yüksek postta pas alan bir oyuncu ne kadar güçlü üçlü tehdit yaparsa, oyun da o kadar kolay açılır. Pas - Şut - Drive eşit derecede güçlü değilse üçlü tehdit yapısı devre dışı kalabilir.

Euroleague Basketbolunda Hücum-Savunma Satrancı Nasıl Oynanır?

Euroleague basketbolunda birçok takım, özellikle dar alanlarda yüksek post ve iç dış bağlantıları bilinçli kullanır. Örnek senaryoyu şöyle açıklayabilirim:
  • Kanada pas zorlanır.
  • Savunma orta şeridi kapatır.
  • Zayıf taraftan yüksek posta kat yapılır.
  • Burada pası alan oyuncu oyuna yön verir.
Burada önemli olan oynanan set değil; savunmanın neye tepki verdiğini okumaktır.

Savunmanın Tepkileri ve Hücumun Reaksiyonları

Savunma yüksek posta katı engellerse; hücum shalow kat ya da dribble hand off oynayabilir.

Savunma zayıf taraf katında switch yaparsa; hücum yüksek postta missmatch ya da kısa devrilme opsiyonu kullanabilir.

Savunma yardımı erken getirirse; hücum ekstra pas, skip pas ya da kısa köşeye bakma opsiyonuna sahip olur.

Bu çerçevede hücumun başarısı, oyuncuların doğru kararı ne kadar hızlı verdiğiyle bağlantılı olur.

Altyapıda Hücum-Savunma Satrancı Felsefesi Neden Kritiktir?

Bu yaklaşım genelde üst seviye işi sanılmakla birlikte aslında altyapıyla bağı çok yoğundur. Altyapıda basketbol oynanırken:
  • Ezber bozulmazsa,
  • Oyuncu hata yapmazsa,
  • Oyuncunun karar almasına izin verilmezse üst seviye gelen oyunculardan üretkenlik olmaz.

U16 Seviyesindeki Yaklaşım Nasıl Olmalıdır?

  • Bu konumda rakip neye tepki verdi?
  • Bir sonraki hücumda aynı konumda neyi değiştirdik?
Sorularını sormalıyız. Bu sorular:
  • Oyunu ezberden çıkarır.
  • Oyunu okuyan oyuncular yetiştirir.
Read&React Basketbolu gibi sistemler bu yüzden altyapılarda gereklidir. Çünkü oyuncuya ne oynayacağını değil, neye bakacağını öğretir. Bu felsefe sahada direnç üretir. Ama şunu hatırlamakta da yarar vardır: Direnç beraberinde dönüşümü yaratır.

Unutmayın; kısa vadeli düzen, uzun vadeli oyuncu gelişiminin düşmanıdır.

Euroleague basketbolu gibi üst düzeye baktığımızda kazanan takımlar; ne karmaşık sete sahip olan ne de çok set opsiyonlarına sahip olan takımlardır. Kazanan takımlar, rakibin savunma hamlesine en hızlı yanıtı veren takımlardır.

Altyapıda bu bakış açısını inşa edebilirsek:
  • Oyuncu oyunu anlar.
  • Baskıdan kaçmaz.
  • Üst seviyeye uyum sağlar.
Ve en önemlisi; basketbolu oynayan değil, okuyan oyuncular yetiştirebiliriz.


spacer