Topun Ritmi: Baran'ın Şehri Öğrenmesi
Baran bu şehre isteyerek gelmedi. Ailesi göçe zorlanmıştı. Bavullar aceleyle toplanmış, bildiği yollar arkasında kalmıştı. Büyük şehir onları kabul etmiş etmesine ama onu tanımamıştı.
Baran bu şehre isteyerek gelmedi. Ailesi göçe zorlanmıştı. Bavullar aceleyle toplanmış, bildiği yollar arkasında kalmıştı. Büyük şehir onları kabul etmiş etmesine ama onu tanımamıştı.
Spor salonuna girdiklerinde Emir'in nefesi kesildi. Salon her zamankinden daha büyük ve görkemli görünüyordu. Tavana asılı basketbol potaları güneş ışığında parlıyordu. Zemin parlak ve tertemizdi, beyaz çizgiler yeni çizilmiş gibiydi.
Salonun bir köşesinde üç antrenör vardı. Ortadaki Antrenör Mehmet Bey'di. Kısa saçlı, atletik yapılı, yaklaşık kırk yaşlarında bir adamdı. Eski basketbol oyuncusuydu ve şimdi okulda basketbol antrenörlüğü yapıyordu.
Sağında Yardımcı Antrenör Elif Hanım vardı. Genç, enerjik bir kadındı. Bayan basketbol takımını da o çalıştırıyordu. Güler yüzlü ve destekleyiciydi.
Solunda ise Antrenör Selim Bey duruyordu. Uzun boylu, sakin bir adamdı. Savunma taktiklerinde uzmandı ve çok detaycıydı.
"Hoş geldiniz gençler!" dedi Antrenör Mehmet Bey yüksek sesle. "Toplanın şuraya, size bir şeyler anlatacağım."
Tüm öğrenciler - hem erkekler hem kızlar - antrenörün etrafında toplandılar. Emir saydı: Toplam yirmi sekiz öğrenci vardı. Ama takımda sadece on iki kişilik yer varmış. Yani yarısından fazlası seçilemeyecekti.
Kız öğrenciler de yanlarındaydı. Zeynep'in yanında Selin duruyordu. Selin çok uzun boyluydu, forvet oynamak için idealdi. Yanında Elif vardı - hızlı, çevik, küçük bir kızdı. Oyun kurucusu olmak için mükemmeldi.
Yasemin köşede duruyordu. Yasemin sessiz, çalışkan bir kızdı. Spordan çok ders çalışmayı severdi ama arkadaşları onu ikna etmiş, seçmelere katılmıştı.
Ayça ise çok kendinden emin görünüyordu. Ayça kolejin en iyi kadın sporcularından biriydi. Voleybol, masa tenisi, basketbol... Her şeyi yapabilirdi. Güçlü bir rakipti.
"Bugün hepinizi burada görmek çok güzel," diye devam etti Antrenör Mehmet Bey. "Basketbol oynamak istemeniz, bu azminizi göstermeniz gerçekten övgüye değer. Ama maalesef takımda sınırlı yer var. Bugün yapacağımız seçmelerle en uygun oyuncuları belirleyeceğiz."
Emir yutkundu. Gerginliği artıyordu.
"Seçmeleri dört bölüme ayırdık," dedi antrenör. "Birincisi: Isınma ve kondisyon. İkincisi: Dribbling, yani top sürme becerisi. Üçüncüsü: Pas verme ve savunma. Dördüncüsü: Şut atma ve maç simülasyonu. Her bölümde performansınızı değerlendireceğiz."
Elif Hanım kağıtları inceliyordu. "İsim kontrolü yapalım," dedi tatlı bir sesle. "İsminizi duyduğunuzda 'burada' deyin."
İsimleri okumaya başladılar. "Ahmet Yılmaz!"
"Burada!"
"Arda Kaya!"
"Burada!" Arda gururla seslendi.
"Ayça Demir!"
"Burada!"
"Berat Öztürk!"
"Burada!" Berat kısa ve sert cevap verdi.
"Deniz Arslan!"
"Burada!"
"Elif Yıldız!"
"Burada!"
"Emir Demir!"
"Burada!" dedi Emir. Sesi biraz titredi ama belli etmemeye çalıştı.
"Kerem Şahin!"
"Burada!"
"Mert Çelik!"
"Burada efendim!" Mert espriyle cevap verdi ve birkaç kişi güldü.
"Selin Aydın!"
"Burada!"
"Yasemin Korkmaz!"
"Burada," diye fısıldadı Yasemin utanarak.
"Zeynep Erdoğan!"
"Burada!" Zeynep enerjik bir şekilde cevap verdi.
İsimler okunmaya devam etti. Emir her isimde rakiplerini düşünüyordu. Hepsi de yetenekliydi. Hepsi de bu takıma girmek istiyordu.
"Pekala," dedi Antrenör Mehmet Bey. "Şimdi ısınma turlarına başlıyoruz. Salon etrafında beş tur koşacaksınız. Hızlı ama tempolu koşun. Bu bir yarış değil, kondisyonunuzu görmek için."
Öğrenciler hızlı hazırlandılar ve salonun kenarına dizildiler. Düdük çaldı ve koşmaya başladılar.
Emir orta tempoda koşuyordu. Çok hızlı koşup yorulmak istemiyordu. Stratejisi, enerjisini korumak ve sabırlı olmaktı.
İlk tur kolaydı. İkinci turda biraz nefesi kesilmeye başladı ama devam etti. Üçüncü turda bacakları hafif ağrımaya başladı. Dördüncü turda yorulduğunu hissetti ama tempo tutmaya devam etti. Beşinci tur en zoruydu. Nefes nefeseydi ama bitirdi.
Koşu bittiğinde herkes durdu ve nefeslenmeye başladı. Bazı öğrenciler çok yorulmuştu, neredeyse yürüyemiyorlardı. Ama Emir hala ayaktaydı, bacakları yorgundu ama dayanabilirdi.
"Güzel!" dedi antrenör. "Şimdi germe hareketleri yapacağız. Kaslarınızı soğutun, sakatlanmayın."
Birlikte germe hareketleri yaptılar. Emir bacaklarını, kollarını, bel kaslarını gerdi. Vücudu yavaş yavaş rahatlıyordu.
"Şimdi asıl işe geliyoruz," dedi Antrenör Mehmet Bey. "Dribbling, yani top sürme becerilerinizi test edeceğiz. Sahaya huniler yerleştirdik. Top sürerek hunilerin arasından geçecek ve geri döneceksiniz. Sürenizi ve tekniğinizi değerlendireceğiz."
Antrenör Selim Bey ve Elif Hanım sahaya on tane turuncu huni yerleştirdiler. Huniler zikzak şeklinde dizilmişti.
"Kim ilk olmak ister?" diye sordu Antrenör Mehmet Bey.
Kimse gönüllü olmadı. Herkes gergin ve çekingen görünüyordu.
"Ben yaparım!" dedi Arda öne çıkarak. Her zamanki kendinden emin haliyle güler yüzle ileri çıktı.
"Aferin Arda, cesaretin için teşekkürler," dedi antrenör. "Başla bakalım."
Arda topu aldı ve başladı. Çok hızlıydı, belli ki pratiği vardı. Ama üçüncü hunide dengesi bozuldu ve tökezledi. Topu kaybetmedi ama yavaşlamak zorunda kaldı. Bitirdiğinde nefes nefeseydi.
"İyi Arda," dedi antrenör. "Hızlısın ama acele etme. Kontrollü olmak daha önemli."
"Tamam hocam," dedi Arda.
"Sıradaki... Ahmet!"
Ahmet çok hızlı koşan bir çocuktu. Topu aldı ve hunilerin arasından geçmeye başladı. Çok hızlıydı ama bazen kontrolü kaybediyordu. Bir keresinde top ayağından çıktı ve kenara kadar gitti. Geri aldı ve devam etti. Bitirdiğinde nefes nefeseydi.
"İyi Ahmet," dedi antrenör. "Hızlısın ama kontrol biraz zayıf. Pratik yapman lazım."
"Tamam hocam," dedi Ahmet.
"Ayça!"
Ayça öne çıktı. Çok kendinden emin görünüyordu. Başladı ve çok iyi performans gösterdi. Hızlı ama kontrollüydü. Hiç tökezlemedi, topu kaybetmedi. Bitirdiğinde bile yorulmuş görünmüyordu.
"Mükemmel Ayça!" dedi Elif Hanım alkışlayarak. "Çok iyi."
"Teşekkür ederim," dedi Ayça gülümseyerek.
Sıra Berat'a geldi. Berat güçlü bir çocuktu ama dribbling'de pek iyi değildi. İlk iki huniden zorla geçti, üçüncüde topu kaybetti. Sinirlendi ve topu sert şekilde aldı.
"Berat, sakin ol," dedi Antrenör Selim Bey. "Sabırlı ol. Acele edince daha kötü oluyor."
Berat başını salladı ve devam etti ama performansı iyi değildi.
Deniz sırasına geldiğinde çok rahattı. "Hazırım hocam!" dedi gülümseyerek. Başladı ve gayet iyiydi. Uzun bacakları sayesinde geniş adımlarla ilerledi. Bir iki tökezleme oldu ama genel olarak başarılıydı.
"Çok iyi Deniz!" dedi antrenör.
Kerem'in sırası geldi. Yeni öğrenci olduğu için herkes merak ediyordu. Kerem topu aldı ve başladı. Harekatleri çok profesyoneldi. Topu sürerken vücudu mükemmel dengedeydi. Hiç hata yapmadı, çok akıcıydı.
"Vay canına Kerem!" dedi Antrenör Mehmet Bey şaşkınlıkla. "İstanbul'da gerçekten iyi bir eğitim almışsın. Muhteşemdi!"
"Teşekkür ederim hocam," dedi Kerem alçakgönüllü bir şekilde.
Arda kıskançlıkla baktı. Kerem'in kendisinden daha iyi olması hoşuna gitmemişti.
Mert'in sırası geldi. Mert kısa boylu olduğu için topu sürerken komik görünüyordu ama aslında oldukça iyiydi. Hızlı ve çevikti.
"Bak sen!" dedi antrenör gülerek. "Mert sen iyisin! Boy önemli değilmiş."
"Söylemiştim hocam!" dedi Mert gururla.
Nihayet Emir'in sırası geldi. "Emir Demir!"
Emir öne çıktı. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki sanki göğsünden fırlayacaktı. Topu aldı - turuncu, kabarık, tam basketbol topu. Ellerinde tanıdık bir his vardı. Bu topu yüzlerce kere sürmüştü.
"Hazır mısın?" diye sordu antrenör.
"Hazırım," dedi Emir.
Düdük çaldı. Emir başladı. İlk huniye yaklaştı, sağa döndü. İyi. İkinci huni, sola döndü. Kontrol halindeydi. Üçüncü huni, sağa. Top elinden hiç çıkmıyordu. Dördüncü, beşinci, altıncı huniler... Emir ritim bulmuştu. Vücudu otomatik pilot modundaydı. Yedinci, sekizinci, dokuzuncu huniler...
Son huniye geldi. Döndü ve geri dönmeye başladı. Aynı zikzak yoldan geri geldi. Kontrollü, hızlı, dengeli. Ve... bitti!
Düdük çaldı. Emir durdu. Nefes nefeseydi ama mutluydu. Tek bir kere bile topu kaybetmemişti.
"Çok iyi Emir!" dedi antrenör. Emir'in yüzü kızardı ama içi sevinçle doldu. "Kontrolün mükemmel. Hızın da iyi. Böyle devam et."
"Teşekkür ederim!" dedi Emir ve geri çekildi.
Zeynep'e baktı. Zeynep iki elini yukarı kaldırmış, gülümsüyordu. Emir rahatlamıştı. Belki de bu seçmeleri geçebilirdi.
Zeynep'in sırası geldi ve o da çok iyi performans gösterdi. Hızlı ve kontrollüydü.
Selin, Elif, Yasemin ve diğer öğrenciler de testlerini tamamladılar. Herkes farklı seviyelerde performans gösterdi ama hepsi ellerinden geleni yaptı.
Dribbling testleri bittikten sonra antrenör beş dakika mola verdi. Herkes suyla dolmuş şişelerinden su içti. Emir de bir şişe su aldı ve büyük bir yudum içti. Ağzı kuruydu ve terlemişti.
"Nasıl gidiyor?" diye sordu Zeynep yanına gelerek.
"İyi sanırım," dedi Emir. "Sen nasılsın?"
"Bence de iyi. Dribbling testinde biraz heyecanlandım ama bitirdim. Şimdi pas verme ve savunma testi var. Orası daha kolay olacak."
Birlikte sahada oturdular. Emir etrafına baktı. Bazı öğrenciler çok yorulmuştu. Bazıları ise hala enerjik görünüyordu. Deniz köşede duruyor, kaslarını geriyordu. Çok rahat görünüyordu.
"Deniz çok kendinden emin," dedi Emir.
"Evet," dedi Zeynep. "Ama kendinden emin olmak yetmez. Takım oyununu da bilmesi lazım."
Emir başını salladı. Zeynep her zaman akıllı konuşurdu.
Mola bitti. Antrenör düdüğünü çaldı. "Toplanın gençler! Şimdi pas verme ve savunma testine geçiyoruz. İki gruba ayrılacaksınız. Bir grup pas verecek, diğer grup savunma yapacak."
Öğrencileri iki gruba ayırdılar. Emir birinci gruptaydı - pas veren grup. Zeynep ikinci gruptaydı - savunma yapan grup.
"Şimdi dinleyin," dedi antrenör. "Birinci grup, topu alacak ve arkadaşına pas verecek. İkinci grup ise pas vereni zorlaştırmaya çalışacak. Amacımız, baskı altındayken ne kadar iyi pas verebileceğinizi görmek."
İlk egzersiz başladı. Ahmet topu aldı ve pas vermek için arkadaşını aradı. Ama savunma çok sıkıydı. Pas vermeye çalıştı ama top kesikli oldu.
"Daha dikkatli olmalısın Ahmet," dedi antrenör. "Önce bak, sonra pas ver."
Sıra Emir'e geldi. Topu aldı. Hemen savunma oyuncusu üzerine geldi - bu Burak'tı. Burak kollarını açmış, Emir'i zorluyordu.
Emir sakin kaldı. Etrafına baktı. Sol tarafta Deniz vardı, açık konumdaydı. Emir hızlı bir hareketle sağa gider gibi yaptı. Burak kandı ve sağa kaydı. O anda Emir sola pas verdi - mükemmel bir pas. Top doğrudan Deniz'in eline gitti.
"Harika pas Emir!" dedi antrenör alkışlayarak. "İşte böyle! Önce kandır, sonra pas ver."
Emir gururla gülümsedi. Pas vermekte gerçekten iyiydi. Evde annesiyle sürekli pratik yapmıştı. Annesi eskiden voleybol oynamıştı ve Emir'e pas verme tekniklerini öğretmişti.
Testler devam etti. Herkes sırayla pas verdi ve savunma yaptı. Bazıları çok başarılıydı, bazıları ise zorlandı.
Nihayet en heyecanlı bölüme geldiler: Şut atma.
"Gençler, şimdi şut atma becerinizi göreceğiz," dedi Antrenör Mehmet Bey. "Üç farklı pozisyondan şut atacaksınız. Her pozisyondan üç şut. Toplam dokuz şut. Kaç tane sayı yapabileceğinizi göreceğiz."
Antrenör sahada üç nokta işaretledi. Birincisi potanın hemen önü, ikincisi serbest atış çizgisi, üçüncüsü üçlük çizgisi.
"Kolay bir testle başlayalım," dedi. "Ahmet, sen başla."
Ahmet ilk pozisyona geçti - potanın hemen önü. Topu aldı ve şut attı. Sayı! İkinci şut, sayı! Üçüncü şut, yine sayı! Üç sayı üç şuttan.
Sonra serbest atış çizgisine geçti. İlk şut, sayı! İkinci şut, ıska! Üçüncü şut, tahtadan döndü ama girdi!
Üçlük çizgisine geldi. İlk şut, ıska. İkinci şut, çembere çarptı ama girmedi. Üçüncü şut, yine ıska.
"Toplam altı sayı," dedi yardımcı antrenör not alarak. "İyi Ahmet."
Sıra diğer öğrencilere geldi. Bazıları çok iyi şut attı, bazıları ise zayıftı.
Deniz sırasında geldiğinde çok rahat görünüyordu. İlk pozisyonda üç sayı. İkinci pozisyonda iki sayı. Üçüncü pozisyonda iki sayı. Toplam yedi sayı! Şimdiye kadarki en yüksek skor.
"Mükemmel Deniz!" dedi antrenör. "Şutun çok iyi."
Deniz gururla gülümsedi.
Nihayet Emir'in sırası geldi. "Emir Demir!"
Emir potanın önüne geçti. Ellerini ovuşturdu. Çok gergindi. Topu aldı, derin bir nefes aldı ve şut attı.
İlk şut... Gol! Rahatladı.
İkinci şut... Gol!
Üçüncü şut... Gol!
"Harika başlangıç!" dedi antrenör.
Şimdi serbest atış çizgisine geçti. Bu daha zordu. Topu aldı, potaya odaklandı ve şut attı.
Top havada döndü... döndü... ve çembere çarptı. Kanca yaptı ama girmedi.
"Bir sonraki," dedi antrenör.
Emir ikinci şutu attı. Bu sefer top tahtaya çarptı, döndü ve gitti. Sayı olmadı.
Kalbi daha da hızlı çarpmaya başladı. İki şut kaçırdı. Üçüncü şutu da kaçırırsa çok kötü olurdu.
"Sakin ol Emir," dedi antrenör. "Nefes al. Aceleden kaçırıyorsun."
Emir derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp açtı. Zihnini boşalttı. Potaya odaklandı. Ve şut attı.
Top havada döndü... döndü... çemberin etrafında döndü... ve... GİRDİ!
"İşte bu!" dedi antrenör. "Sakinlik çok önemli."
Şimdi en zor kısım geldi: Üçlük şutları.
Emir üçlük çizgisine geçti. Burası çok uzaktı. Evde hiç üçlük pratiği yapmamıştı çünkü mahalle potasında üçlük çizgisi yoktu.
İlk şutu attı. Top havada uçtu ama güç yetmedi. Çembere bile ulaşmadan düştü.
İkinci şutu attı. Bu sefer daha fazla güç verdi. Top çembere çarptı ama girmedi.
Üçüncü şutu atarken tüm gücünü kullandı. Top yükseldi, döndü ve... tahtaya çarptı, döndü ve... dışarı çıktı.
"Toplam dört sayı," dedi yardımcı antrenör.
Emir içini çekti. Çok iyi bir performans değildi. Özellikle Deniz'in yedi sayısından sonra kendini kötü hissetti.
Ama antrenör yanına geldi. "Emir, üzülme. Üçlük çok zor bir şut. Seninki yakındı. Pratik yaparsın, olur."
"Teşekkür ederim," dedi Emir sessizce.
Tüm bireysel testler bittikten sonra antrenör son testi açıkladı.
"Şimdi asıl önemli kısım geliyor," dedi. "Mini maç oynayacaksınız. Sizi dört takıma ayıracağım. Her takım diğer takımlarla beşer dakika oynayacak. Burada takım oyununuzu, stratejinizi, işbirliğinizi göreceğim."
Antrenör Mehmet Bey öğrencileri dört takıma ayırdı:
Mavi Takım: Emir, Zeynep, Ahmet, Yasemin, Burak, Selin, Elif Kırmızı Takım: Deniz, Arda, Ayça, Kerem, Mert, Berat Yeşil Takım: Diğer öğrenciler Sarı Takım: Diğer öğrenciler
"İlk maç: Mavi Takım versus Kırmızı Takım. Hazır olun!"
Emir'in kalbi yine hızla çarpmaya başladı. Bu son testti ve en önemlisiydi. Kırmızı Takım çok güçlüydü - Deniz, Arda, Kerem... Hepsi çok iyiydi.
Mavi Takım toplandı. "Arkadaşlar," dedi Zeynep. "Beraber oynarsak kazanabiliriz. Sürekli pas yapalım, kimse tek başına oynamaya çalışmasın."
"Haklısın," dedi Emir. "Ben oyun kurucu olabilirim. Sizlere pas veririm."
"Ben hızlı koşabilirim," dedi Ahmet. "Hücumda faydalı olurum."
"Ben savunmada iyiyim," dedi Selin. "Uzun boyum var, blok yapabilirim."
"Ben de şut atabilirim," dedi Zeynep.
Herkes başını salladı. Plan hazırdı.
Karşı tarafta Kırmızı Takım da toplanmıştı. Ama orada bir sorun vardı. Arda sürekli konuşuyor, emir veriyordu.
"Ben en iyisiyim," diyordu Arda. "Bana pas verin, ben şut atacağım."
Deniz somurttu. "Neden sadece sana verecekmişiz?"
"Çünkü ben özel antrenör gördüm!" dedi Arda.
Kerem sessizce dinliyordu. Mert kıs kıs gülüyordu. Berat sinirliydi.
Antrenör düdüğünü çaldı. "Başlıyoruz!"
Maç başladı. Kırmızı Takım topu aldı. Arda hemen topu kapıp hücuma geçti. Deniz'e pas vermedi, Kerem'e de vermedi. Kendisi şut attı ama ıska geçti.
"Arda! Pas verseydin!" diye bağırdı Deniz.
"Üzgünüm," dedi Arda ama pek üzgün görünmüyordu.
Şimdi top Mavi Takım'daydı. Emir topu aldı ve hücuma geçti. Arda üzerine geldi, savunma yaptı. Emir Zeynep'e baktı, açık konumdaydı. Pas verdi. Zeynep şut attı... Sayı!
1-0 Mavi Takım!
Tribünlerde birkaç öğrenci alkışladı. Can oradaydı, Emir'i destekliyordu. Ayşe de vardı, Zeynep'i alkışlıyordu.
Oyun devam etti. Kırmızı Takım topu aldı. Bu sefer Kerem aldı topu. Kerem çok akıllıydı, stratejik düşünüyordu. Deniz'e pas verdi. Deniz Mert'e pas verdi. Mert şut attı... Sayı!
1-1!
"İşte böyle!" dedi Antrenör Selim Bey. "Pas yapınca gol oluyor!"
Arda somurttu. Kerem'in başarılı olması hoşuna gitmemişti.
Oyun hızla devam etti. Emir ve Zeynep sürekli birbirine pas yapıyor, iyi kombine oluyorlardı. Ahmet hızla koşuyor, savunmayı yoruyordu. Selin bloklar yapıyor, rakibi durdurmaya çalışıyordu.
Kırmızı Takım'da ise Arda hala tek başına oynamaya çalışıyordu. Deniz kızmaya başlamıştı. Kerem sakin kalmaya çalışıyordu ama moralinin bozulduğu belliydi. Mert espriler yaparak havayı yumuşatmaya çalışıyordu.
Skor 6-6 oldu. Son bir dakika kaldı. Herkes yorulmuştu ama mücadele devam ediyordu.
Emir topu aldı. Sahayı inceledi. Ahmet sağda, Zeynep solda, Selin ortada. Arda üzerine geldi, baskı yaptı.
"Emir, bana!" diye bağırdı Ahmet.
"Hayır, bana ver!" dedi Zeynep.
Emir karar vermeliydi. Arda çok yakındı. Emir sağa yalancı bir hareket yaptı, Arda kandı. Sonra hızla sola geçti ve Zeynep'e pas verdi. Zeynep doğrudan Selin'e pas verdi. Selin potanın altındaydı. Kolay bir şut... Sayı!
7-6!
Düdük çaldı. Maç bitmişti. Mavi Takım kazanmıştı!
"Bravo!" dedi Antrenör Mehmet Bey alkışlayarak. "İşte takım oyunu böyle olur. Emir, mükemmel pas. Zeynep, akıllı hareket. Selin, iyi bitirdin."
Mavi Takım sevinçle birbirini kucakladı. Emir mutluluktan uçacak gibiydi. Takımıyla kazanmıştı!
Kırmızı Takım ise sessizdi. Arda sinirliydi. "Kazanmalıydık," dedi.
"Belki birlikte oynasaydık kazanırdık," dedi Deniz.
Kerem araya girdi. "Hadi arkadaşlar, kavga etmeyin. Bu sadece bir testti. Önemli olan öğrenmek."
Antrenör Mehmet Bey geldi. "Kerem haklı. Kırmızı Takım, sizde çok yetenek var ama birlikte oynamayı öğrenmeniz lazım. Arda, sen iyisin ama takım oyuncusu olmalısın. Deniz, sen de sabırlı olmalısın. Kerem, sen zaten iyisin, böyle devam et."
Tüm maçlar bittikten sonra antrenör tüm öğrencileri topladı.
"Gençler, hepiniz bugün harika bir performans gösterdiniz. Çok yoruldunuz ama mücadele ettiniz. Hepinizle gurur duyuyorum."
Öğrenciler yorgun ama mutlu görünüyordu.
"Şimdi evlerinize gidin, dinlenin. Yarın öğle arası liste asılacak. Takıma seçilen isimler orada olacak."
Herkes dağılmaya başladı. Emir ve Zeynep birlikte soyunma odasına gittiler.
"Bence çok iyi oynadın," dedi Zeynep.
"Sen de," dedi Emir. "Umarım ikimiz de seçiliriz."
"Seçiliriz," dedi Zeynep kararlılıkla. "Seçileceğiz."
Emir evine dönerken düşünüyordu. Elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Artık beklemekten başka yapacak bir şey yoktu.
Ama içinde küçük bir umut vardı. Belki, sadece belki, yarın listede adını görebilirdi.
Emir o sabah her zamanki gibi erken kalktı. Gözlerini açar açmaz aklına ilk gelen şey basketbol oldu. Bugün özel bir gündü - belki de hayatının en önemli günlerinden biriydi.
Yataktan fırladı ve pencereden dışarı baktı. Güneş henüz tam doğmamıştı ama gökyüzü pembeleşmeye başlamıştı. Sokaklar sessizdi. Karşı apartmanın bahçesindeki ağaçların yaprakları hafif bir rüzgarla sallanıyordu.
"Bugün o gün," diye mırıldandı kendi kendine. "Bugün basketbol takımı seçmeleri var."
Ellerinin titrediğini fark etti. Heyecandan mı, korkudan mı, yoksa her ikisinden de mi emin değildi. Aylar boyunca bu gün için hazırlanmıştı. Her gün okuldan sonra mahalle potasında top sürmüş, şut atmış, koşmuştu. Hafta sonları bile dinlenmemiş, sürekli pratik yapmıştı.
Annesinin sesini duydu mutfaktan: "Emir! Kahvaltı hazır, aşağı gel!"
"Geliyorum anne!" diye seslendi.
Banyoya gitti ve yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı. On bir yaşındaydı, altıncı sınıfa gidiyordu. Orta boylu, zayıf bir çocuktu. Saçları kısa ve siyahtı, gözleri kahverengiydi. Aynadaki yansımasına bakarken sordu: "Acaba yeterince iyi olabilir miyim?"
Mutfağa indiğinde annesi masada oturmuş, çay içiyordu. Babası ise gazetesini okuyordu.
"Günaydın canım," dedi annesi gülümseyerek. "Bugün büyük gün, değil mi?"
Emir başını salladı ve masaya oturdu. Önünde peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurta ve taze ekmek vardı. Normalde çok severdi kahvaltıyı ama bugün midesi bulanıyordu. Heyecandan yemek yiyemiyordu.
"Oğlum, mutlaka yemelisin," dedi babası gazetesini indirerek. "Seçmelerde enerji gerekecek. Aç karnına spor olmaz."
"Biliyorum baba ama... çok heyecanlıyım. Ya seçilemezsem?"
Babası gazetesini tamamen kapattı ve Emir'e baktı. Gözleri sıcak ve anlayışlıydı. "Emir, bak bana. Seçilsen de seçilmesen de seninle gurur duyuyoruz. Önemli olan denemek. Kaç tane arkadaşın bu kadar azimle çalıştı? Kaç tanesi her gün antrenman yaptı?"
"Bilmiyorum..."
"Ben söyleyeyim: Çok az. Sen zaten bir kazanansın çünkü çalıştın, çabaladın. Bugünkü sonuç ne olursa olsun, bu çaban hep seninle kalacak."
Annesi elini uzatıp Emir'in omzuna dokundu. "Babanın dediği gibi. Biz hep yanındayız. Bir parça ekmek ye şimdi, biraz peynir, biraz zeytin. Tamam mı?"
Emir gülümsedi. Ailesi her zaman onu desteklemişti. Bu düşünce onu rahatlattı. Birkaç lokma yedi. Midesi hala bulanıyordu ama en azından bir şeyler yemişti.
Okul çantasını sırtladı ve evden çıktı. Spor çantasını da unutmadı - içinde basketbol ayakkabıları, şortu ve tişörtü vardı. Bu kıyafetleri özel olarak seçmeler için hazırlamıştı.
Sokakta yürürken güneş tamamen doğmuştu. Hava güzeldi, hafif serindi. Emir derin derin nefes aldı. "Sakin ol," dedi kendi kendine. "Her şey yolunda gidecek."
Okulun önüne geldiğinde saat henüz sekizi çeyrek geçiyordu. Seçmeler saat on birde başlayacaktı ama Emir erken gelmişti. Okul bahçesine girdi ve basketbol potasına doğru yürüdü.
Okulun basketbol potası bahçenin bir köşesindeydi. Beton zemin biraz eskiydi, çizgiler solmuştu ama Emir için bu pota çok önemliydi. Burası onun hayallerini kurduğu yerdi.
Potanın önünde durup yukarı baktı. Portakal rengindeki çember güneş ışığında parlıyordu. Emir gözlerini kapattı ve hayal kurdu: Maç sırasında, son saniyeler, topu alıyor, şut atıyor ve... sayı!
"Hayallere dalmışsın yine!"
Emir irkildi ve arkasına döndü. Zeynep oradaydı. Zeynep, Emir'in üçüncü sınıftan beri en yakın arkadaşıydı. İkisi de basketbolu çok severdi. Zeynep uzun saçlı, enerjik bir kızdı. Her zaman gülümserdi ve pozitif düşünürdü.
"Zeynep! Beni korkuttun!" dedi Emir.
Zeynep güldü. "Özür dilerim. Ama sen öyle dalmışsın ki dünyadan habersin yok. Bugün büyük gün, hazır mısın?"
Emir omuzlarını silkti. "Bilmiyorum. Hazır mıyım acaba? Ya yeterince iyi değilsem?"
Zeynep yanına geldi ve Emir'in omzuna hafifçe vurdu. "Emir, seni şimdiye kadar kaç kere gördüm bu potada top sürerken? Yüzlerce kere! Her gün çalıştın. Tabii ki hazırsın!"
"Ama rakiplerim de çok iyi olabilir. Belki onlar daha yetenekli..."
"Belki," dedi Zeynep başını sallayarak. "Ama kimse senin kadar çok çalışmadı. Bu çok önemli. Antrenörler sadece yeteneğe bakmaz, azme de bakar."
Emir derin bir nefes aldı. Zeynep'in sözleri onu rahatlattı. "Sen de seçmelere katılıyor musun?"
"Tabii ki! Sence ben bu fırsatı kaçırır mıyım? Beraber takıma gireceğiz, göreceksin."
İkisi birlikte okul binasına doğru yürümeye başladılar. Emir kendini biraz daha iyi hissediyordu. İyi ki Zeynep gibi bir arkadaşı vardı.
O gün okulda hiçbir derse konsantre olamadı Emir. Matematik dersinde öğretmen kesirlerden bahsediyordu ama Emir'in kafası seçmelerdeydi. Fen bilgisi dersinde hücrelerden bahsediliyordu ama Emir basketbol taktikleri düşünüyordu.
Yanında oturan Can fark etti durumu. Can, Emir'in en yakın erkek arkadaşıydı. Sakin, akıllı bir çocuktu. Gözlük takardı ve genelde kitap okurdu ama sporları da severdi.
"Emir, tamam mı?" diye fısıldadı Can. "Çok dalgınsın."
"Bugün seçmeler var ya," dedi Emir.
"Aa doğru! Unutmuşum. Çok heyecanlısın galiba?"
"Çok."
Can omzuna hafifçe vurdu. "Sen yaparsın. Hep antrenman yapıyorsun zaten."
Teneffüste sınıfın bahçe tarafında toplandılar. Zeynep, Emir, Can ve birkaç arkadaşları daha. Aralarında Burak da vardı. Burak şişman, neşeli bir çocuktu. Basketbol oynamayı çok severdi ama geçen sene seçmelere katılmış, seçilememişti.
"Antrenör Mehmet Bey çok sıkı biri," dedi Burak. "Her şeye dikkat ediyor. Sadece basketbol becerine değil, tutumuna, takım ruhuna da bakıyor."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Emir.
"Şey, mesela geçen sene Barış vardı. Çok iyi top sürüyordu ama sürekli bağırıyor, kavga ediyordu. Antrenör almadı onu. Dedi ki, 'Basketbol takım oyunudur. Bireysel yetenek yetmez, birlikte hareket etmeyi bilmek lazım.'"
Yanlarında duran Ayşe araya girdi. Ayşe sınıfın en uzun kızıydı ve voleybol takımındaydı. "Bence Emir seçilir. Çok disiplinli çalışıyor."
"Teşekkürler Ayşe," dedi Emir utanarak.
"Ben de gidiyorum seçmelere," dedi bir başka ses. Arda'ydı bu. Arda sınıfın en popüler çocuklarından biriydi. Yakışıklı, atletik ve çok kendinden emindi. "Bu sene kesin takıma gireceğim."
"Geçen sene neden katılmadın?" diye sordu Can.
"Ailece tatildeydik. Ama bu sene hazırım. Babam bana özel antrenör tuttu, üç ay hazırlandım."
Emir içi burkuldu. Özel antrenör mi? O sadece mahalle potasında tek başına çalışmıştı. Arda'nın çok daha avantajlı olduğunu düşündü.
Zeynep Emir'in moralinin bozulduğunu fark etti. "Özel antrenör her şey değil," dedi. "Azim ve tutku daha önemli."
Emir bu bilgiyi kafasına kazıdı. Sadece iyi oynamak değil, iyi bir takım arkadaşı olmak da önemliymiş.
Nihayet saat on oldu. Son ders bitmişti. Emir ve Zeynep, seçmelere katılacak diğer öğrencilerle birlikte soyunma odalarına gittiler.
Erkekler soyunma odasında on dört erkek öğrenci vardı. Emir hepsini tanıyordu. Bazıları çok iyi basketbol oyuncularıydı.
Ahmet köşede oturuyordu. Ahmet sessiz, utangaç bir çocuktu ama çok hızlı koşardı. Okul koşu yarışmalarında her zaman birinci gelirdi. Uzun bacakları ve ince yapısı vardı.
Deniz ise tam tersineydi - uzun boylu, geniş omuzlu ve çok konuşkan. Sürekli espri yapardı. "Arkadaşlar, bugün hepimiz şampiyon olacağız!" diye bağırdı gülümseyerek.
Köşede duran Kerem sessizce kıyafetlerini değiştiriyordu. Kerem yeni transfer bir öğrenciydi, bu dönem başında İstanbul'dan gelmişti. Henüz çok arkadaşı yoktu. Kısa saçlı, ciddi yüzlü bir çocuktu.
"Kerem, sen de mi katılıyorsun?" diye sordu Emir.
Kerem başını kaldırdı. "Evet. İstanbul'da takımdaydım. Buraya gelince devam etmek istedim."
"Vay be, o zaman çok tecrübelisin," dedi Deniz. "Bize de taktik öğretirsin artık."
Kerem hafif gülümsedi. "Umarım."
Arda içeri girdiğinde herkesin dikkati ona çekildi. Yepyeni, parlak basketbol ayakkabıları vardı - marka, pahalı görünüyorlardı. Şortu ve tişörtü de profesyonel takım giysilerine benziyordu.
"Vay be Arda, havalı ayakkabılar!" dedi Burak.
"Babam aldı. En son model," dedi Arda gururla. "Ünlü basketbolcular giyiyor bunları."
Emir kendi ayakkabılarına baktı. Yeniydi ama Arda'nınki kadar gösterişli değildi. Yine de iyi ayakkabılardı, rahattı.
Berat kapıdan içeri girdi. Berat, Emir'in eski arkadaşıydı ama aralarında biraz soğukluk vardı. Geçen sene bir tartışma olmuş, konuşmamaya başlamışlardı. Berat kısa boylu ama çok güçlü bir çocuktu. Kuvvetliydi, ama bazen çok sert ve kaba olurdu.
"Emir, sen de mi buradasın?" dedi Berat soğuk bir sesle.
"Evet," dedi Emir kısaca.
Berat başını salladı ve başka bir köşeye gitti.
Yanlarında Mert de vardı. Mert komik, esprili bir çocuktu. Sürekli güldürürdü herkesi. "Arkadaşlar, ben seçilirsem ilk maçta smaç yapacağım!" dedi.
"Sen boy atmadın mı daha?" diye sordu Deniz gülerek. Mert gerçekten kısa boyluydu.
"Önemli değil! Ben atlayabilirim!" Mert sıçrama hareketi yaptı ve herkes güldü.
Soyunma odasındaki gerginlik biraz azaldı. Emir spor kıyafetlerini giydi. Siyah şort, beyaz tişört ve basketbol ayakkabıları. Ayakkabıları yepyeniydi, özel olarak bugün için almıştı. Babası onu spor mağazasına götürmüş, birlikte en uygun ayakkabıyı seçmişlerdi.
Ayakkabılarını bağlarken elleri titriyordu. "Sakin ol," diye tekrarladı kendi kendine. "Sen yapabilirsin."
Arkadaşlarına baktı. Herkes heyecanlıydı. Bazıları geriniyor, bazıları koşu hareketi yapıyor, bazıları derin derin nefes alıyordu.
"Gençler, hazır mısınız?" dedi koridordan bir ses. Beden eğitimi öğretmeni Can Hoca kapıdan içeri baktı. "Beş dakika sonra spor salonunda olun. Geç kalanlar seçmelere katılamaz."
Emir son bir kez ayakkabı bağlarını kontrol etti. "Tamam," dedi. "Zamanı geldi."
Soyunma odasından çıkıp spor salonuna doğru yürürken bacakları titriyordu. Önlerinde kız öğrenciler de yürüyordu. Zeynep'i gördü, ona el salladı. Zeynep gülümseyip başparmağını kaldırdı - "Başarılar!" demek istiyordu.
Koridorlar sessizdi. Öğrenciler derslerdeydiler. Sadece seçmelere katılacaklar koridordalardı. Emir spor salonunun kapısına yaklaştıkça yüreği daha da hızlı çarpmaya başladı.
"Hadi Emir, cesaretini topla," dedi Deniz yanından geçerken. Deniz çok kendinden emin görünüyordu. "Bugün kolay. Sen sadece elinden geleni yap."
Emir başını salladı. Deniz haklıydı. Yapmam gereken bu, diye düşündü. Sadece elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.
Spor salonunun kapısının önünde durdular. İçeriden sesler geliyordu - top sesleri, ayak sesleri, düdük sesi. Antrenörler içerde hazırlık yapıyordu.
Can Hoca kapıyı açtı. "İçeri gelin, gençler."
Emir derin bir nefes aldı. Bu andı. Hayalini kurduğu an. Aylarca çalıştığı an.
"Hadi," diye fısıldadı kendi kendine. "Göster kendini."
Ve içeri girdi.
Merhaba değerli eğitim gönüllüleri ve sevgili basketbol severler;
Hazır mısınız? Çünkü blogta artık basketbolun rengi daha artacak! 🔥
Basketbol sahasına baktığımızda gördüğümüz o parlak turuncu küre, sadece oyunun bir ekipmanı değildir. Parkenin üzerinde parlayan, oyunun etrafında döndüğü bir mikro güneştir. Bu küre neden başka bir renk değildir de turuncudur. Bu sorunun yanıtı, 1950'lerin getirdiği zorunluluktan başlayıp insan ruhunu derinliklerine uzanan bir yolculuktur.
Ulusal finaller için Denizli'ye hareket ederken yüreğimizde heyecan, kaygı ve bilmediğimiz bir şehirde kazanacağımız umudun karışımı vardı. Takım otobüsüyle şehre girerken, Denizli il sınırı tabelasını geçtiğimiz an sıradan bir şehire değil, kaderimizi belirleyecek bir yolculuğa adım attığımızı hissettik.
Basketbol üst seviyede artık yalnızca setlerle oynanan bir oyun değildir. Özellikle Euroleague düzeyinde kazanan takımlar, en iyi seti oynayanlar değil, rakibin savunma hamlesine en hızlı ve en doğru cevabı verebilenlerle oynuyor.